Türk İnsanı Yerli ya da Yabancı Ayrımı Yapmadan En İyi Hizmeti Arar

Nedeni basit; Türk insanı en iyisini tüketmeye layıktır ve Türk insanı en iyisini üretebilir. Son zamanlarda, içe kapanma heveslisi "yerli malı yurdun malı" sloganının arkasına gizlenerek tüketiciyi yıllarca ikinci sınıf ürün ve hizmetlere mahkum etmiş, uluslararası rekabetten korkan ve Türk insanının yaratıcılığına hürmeti olmayanların yeniden sahne aldıklarını görmekteyiz. Türkiye'nin azgelişmiş ülkeler arasında sıkışıp kalmasının nedeni bu zihniyettir. Yaşam standartlarının yükselmesine set olan, eğitim seviyesinin gelişmesini, kurumsallaşmayı, demokratikleşmeyi engelleyen, yavaşlatan kısaca, açık toplum olmayı önleyen bu zihniyettir.

Türk insanı THY ile uçar. Bu ifade tam sayfa ilanlarla yazılı basında yer aldı. Hiç düşündünüz mü, diğer ülkeler de sadece kendi havayolları ile uçarsa THY ne yapar? Böyle taleplerde bulunmak yerine, ilanlara verdiğin parayla reklamını yapsan, ayrıcalıklarını anlatsan ve tüm dünya vatandaşlarına hizmet vermeye aday olsan daha doğru değil mi? Aday olmak için avantajlar geliştirsen, rekabet üstünlüğü sağlamak için çalışsan, bana göre var olduğuna inandığım üstün yanlarını korkmadan anlatsan, sığınarak yaşamaya çalışmaktan daha iyi değil mi? Türk insanına üstü kapalı olarak rakiplerini boykot ettirerek, sadece THY ile uçmaya davet ederken, eşanlı yabancı müşteri beklemek de safdillik değil mi? THY'nin özelleştirilmesindeki zorunluluğu gösteren bu zihniyet, daha da küçülmesine neden olmaktan başka bir işe yaramaz.

Yine uzmanlık alanını bilemediğim bir profesör yazar, yerli malı kullanmayı önerirken, insaflı olsa gerek "Yabancı ürünleri almayın demiyorum ama ithal olanlar yerine, Türkiye'de üretilenleri tercih edin" buyuruyorlar. Aynı yazara sormak lazım, Türkiye ihracat yapmalı mı? Cevabı "evet" ise, tekrar sormak lazım, elin adamı ihracatı boykot edilen bir ülkeden neden mal alsın?

Sizce bu önerileri yapanların matematiği mi kıt, mantığımı çalışmıyor, ya da ne? Bugün kendi kaynaklarını dünya ile paylaşmayan ve dünyanın nimetlerinden yararlanmayan ülkelerin bırakın gelişmeyi, yaşama şansları yoktur. Sınırlarını dünyaya kapamakta en başarılı olmuş ülke Afganistan, dünyaya açmakta en başarılı olmuş ülkeler ise G-7'ler. Tercih sizlerin.

Gelelim diğer gündem konusu KDV indirimine. "Vergilendirme Mantığı Değişmeli" başlıklı geçen yazımı okumuş olanlar hatırlayacaktır. Vergi sisteminin kazanca düşman değil, dost olması gerektiğini, üretim sürecinde maliyet yaratan ve tüketimi engelleyen vergilerden kaçınılmasını yazmıştım. Hükümetin ilk defa piyasalara duyarlı davranarak KDV'yi tüm ürünlerde indireceği beklenirken, indirimlerin otomotiv ve beyaz eşya ürünleriyle sınırlı tutulacağı anlaşılmaktadır. Türkiye'de talep daralması bütün sektörlerde yaşanırken, vergi indirimi de giderek küçülen ekonomiyi canlandırmak için gündemdeyken, neden birkaç sektörle sınırlı kalınacağını anlatacak bir yetkili çıkacaktır umarım?

KDV indirimine, borunun tek deliğinden bakarak karşı çıkanlar da vardır. Söz konusu eleştirmenler için vergiler statik amaçlardır. Örneğin, Ağustos 2001'de 700 trilyon KDV tahsilatı yapılmış. Oranlar indirilirse bu kalemden elde edilecek vergi gelirinin düşeceği iddia edilmektedir. Çünkü, kağıt üzerindeki öngörüler, bu satışların hep yapılacağı üzerinedir.

Aksine, mevcut oranlarla giderek var olan satışların düşeceği, vergi oranları indirilirse yükseleceği ve toplamda hem KDV, hem gelir vergilerinin artacağı ihtimalleri kısaca, vergilerin dinamik birer araç olduğu senaryolar, bahsettiğim eleştirmenlerin vizyonlarında yoktur.

Türkiye, fırsatlarını yaratmak yerine, hemen her krizde maliyetlere odaklı küçülerek ekonomik gücünü kaybetmektedir. Türkiye gibi ülkeler, kriz dönemlerinde küçülmekten başka bir alternatifi akıllarına getiremezler. Tasarruf tedbirleri adı altında akan muslukları da kapatırlar. İşçi çıkarırlar, yatırım harcamalarını, öncelikle de reklam ve eğitim harcamalarını kısarlar. Yapılanlar genellikle bir şeyleri "durdurmak"tır.

Ne yazık ki, akmayan musluklara su getirme yeteneklerine sahip olmayanlar için muslukları kapatmak dışında bir çare yoktur. Rekabetten korkarak yaşayanlar, meydan okuyamazlar, büyüme ve zenginlik üzerine argüman üretemezler. Ülkemiz, varsın küçülsün ama benim olsun, diyenlerin rekabet alanıdır. Bu nedenle, yıl sonu itibariyle yüzde onlar civarında küçülmesi beklenen ekonominin yeniden canlanması sadece IMF'den gelecek borca bağlanmıştır.

Türkiye, bugün sergilediği zihniyet, yetenek ve yönetim anlayışıyla kendi dinamiklerini harekete geçiremeyecek ve 2002 yılını da harcayacaktır.

1974'ten itibaren tam 27 yıldır KKTC için, ne dünyaya kabul ettirebilecek siyasi başarıyı, ne de kişi başına GSMH'si ile Avrupa Birliği normlarına çoktan ulaşmış olan Güney Kıbrıs'ın elde ettiği ekonomik başarıyı gösteremeyen Türkiye, sonunda çareyi ilişkileri koparmakta ve dünyayı tehdit etmekte aramaktadır.

Ülkemiz ne zaman başarısızlığı kaderi olmaktan çıkaracak! Benim için merak konusudur.