Popülizm İflas Etti

Türk siyaseti popülizm kaynağını tüketti. Liderler ülkenin potansiyelini de ipotek altına alarak 2000 yılına geldiler. Şu veya bu nedenle her gelen iktidar devletçilik anlayışını güdümledi. Büyük, hantal ve verimsiz bir devlet elbirliği ile yaratıldı. Bu süreçte yeni liderler yetişemedi, genç kuşaklar ülke yönetiminde yer alamadı ve ülkeyi izlediği popülist politikalarla bugünlere getiren politikacılar, küreselleşen dünyanın zoruyla kurtarıcılarımız oldu. Ekonomiyi  liberalleştirmek de eski solculara kaldı ve batıya göre on yıllık bir gecikmeyle liberal sol siyaset tarihimize girmiş oldu. Şimdilerde yeni bir ekonomik paket açtılar. Muhalefette iken itiraz ettikleri, geçmişte karşı çıktıkları ne varsa savunuyorlar. İktidar olup bu duruma düşmeyen parti kalmadığına göre, popülizm iflas etti.

Yüzde yirmi zam yapılan memurları daha yüksek beklentilerle umutlandıranlar, bugün devletin olanaklarını dile getirmekte, hatta devlet çöker diyebilmektedir. IMF, memuruna yüzde ondan fazla zam yapamazsın, emeklilik yaşını 60’ın altında tutamazsın, üreticine dünya fiyatlarından fazla veremezsin derken, bu dediklerimi yaparak yaşamaya devam et demiyor. Özelleştirmeyle, gümrük yasalarıyla, rekabet kurallarıyla ülkenin üzerinden rantiyecileri kaldır, rasyonel bir ekonomik ortama kavuşarak, vatandaşın geleceğini tüketmeyi bırak diyor.

Değerli işçi ve memurların kendilerinden çok, çocuklarının geleceğini düşünme zamanı çoktan gelmiş, geçmektedir. Reaktif olmak yerine, pro-aktif düşünme zamanıdır. Bir örnek verelim; Türkiye sınırları içerisinde rekabet eden özel ve devlet bankaları vardır. Burada ismini vermek istemediğim devlet bankalarından önde gelen ikisinin şubelerine çek tahsilatına gidenler şubeler arası on-line olmadığından, çeklerini sabah bırakırlar, şansları varsa öğleden sonra akibetlerini öğrenirler. Şansları yoksa bir sonraki günü beklemek zorunda kalırlar. Devletin olmasa bu hizmet seviyesi ile batacağı kesin olan bu bankaların çalışanlarına sormak gerekir. Çağdışı bir hizmeti müşterilerine dayatan, misyonu bankacılık dışında her şey olan bu bankalar sizlere ne zam verebilir? Şimdi tüm üreticilere de sormak gerekir: Sizlerden aldığı mahsulleri satacak pazar olmadığı için değerlendiremeyen veya yarı fiyatına satan bir devletten ne beklenir? Bu devlet eninde sonunda pardon diyecektir. Ve 2000’e girerken de demiştir.

Değerli işçi, memur, ve üretici vatandaşlarımız…Sürekli zarar eden bir devletin size daha fazla vermesini istemek, bizim sorunlarımızı ülkenin kazanan kurumlarına, bireylerine havale edin demektir. Sizleri bu duruma düşüren devleti bunu yapmaya zorunlu görebilirsiniz. Ancak, hiçbir ekonomide uzun dönemde kazanan kurum ya da bireylerin kaybedenleri kurtardığı görülmemiştir. Havuz yaparak kazanandan kaybedene aktarmak, kaybedenlerin kazananları batırmasından başka bir işe yaramamıştır. Her kurum ve birey kendi fırsatlarını yaratmak ve verimli olmak zorundadır. İşçi ve memurlarına hayal satanlar beden işçisi oranı %60 olan bir Türkiye yaratmışlardır. Yarını yaratma fırsatı beden işçisi oranı %30’un altında olan ülkelerindir. Bilgi toplumu olarak anılan ABD’de bu oran %3’dür. Türkiye’yi bu duruma getiren, sahip olduğu düşük rekabet düzeyidir.

Türk insanını rekabetten uzak tutarak aş ve işe mahkum edenlere, bizlerin yüksek rekabet düzeyinde neler yapabileceğimizi göstermemiz gerekir. Markası olan, bizleri fason çalıştıran gelişmiş ülke vatandaşlarından ne eksiğimiz var? Yanlış, ekonomik sistemdedir. Popülizm, liderlerimiz vazgeçtiği için değil, dünya izin vermediği için iflas etmiştir. Kendisine güvenemeyen, rekabetten kaçarak yaşamaya çalışan ülkelerin geleceğe ortak olma şansları yoktur. Kasabalarımızda, dededen toruna çalıştığımız fabrikaların ürünleri bugün satılamamaktadır. Ya hurda yığınlarına bakıp ağlayacağız, ya da beynimize güvenerek yarına meydan okuyacağız. Küresel rekabetten kaçınmak, tahkim yasasına karşı çıkmak, gümrük yasalarını engellemek, özelleştirmeyi geciktirmek, hurda yığınları karşısında ağlamaktır.