Küreselleşmenin Getirdiği Ulusallaşma

Küreselleşme sonucunda ulus devlet anlayışının ortadan kalkacağı yorumları yapıladursun, gelinecek nokta eskisinden daha güçlü ancak, farklı bir ulusallaşma olacaktır. 

Küreselleşmenin getirdiği tüm uluslar üstü anlayışların etik yapısını kendi geleneklerine göre yorumlayan, yabancı uyruklu tüm unsurları kendi ülkesindeymiş gibi huzurlu kılan, ne yabancı ne de yerli sermayeyi bir diğerine kayırmayan başka bir deyişle, dışarıdan gelen bir dolarla, içeride yaratılmış bir doları eşit tutan, tahkim yasasını olduğu gibi değil ancak, uluslararası normlara sadık iç hukuku ile kompanse edebilen, rekabetçi anlayışın ahlaki temellerini kurumsallaştırarak sokaktaki insanı ayrıcalık gözetmeden koruyabilen bir ülke olmak. 

Ticarette olsun, siyasal yaşamda olsun dünyayı şekillendirmekte söz sahibi uluslar arasında yer alacak, geleneklerini dünyaya açan dünya markası bir ulus olmak. Kısaca, her ulustan insanın yaşamak isteyeceği, vatandaşlarına gıpta edilen ve göklerinde sonsuza kadar Türk bayrağı dalgalanan çağdaş bir ülke olmak.

Küreselleşme karşı konulacak değil uyum sağlanacak, kaçınılmaz gelişiminde etkin rol alınarak ülkemiz için avantajlı kılınması gereken bir süreçtir. Elbette, güçlü lokal doğruları evrenselleştiren, güçsüz lokal doğruları da değiştiren bir olgudur. Güçlü doğruların sahipleri olan ülkelere dikkat edildiğinde her birinin kendi farklarını korudukları da gözden kaçmayacaktır. 

Örneğin, Amerika’nın kapitalizmi ile Almanya’nınki, Almanya ile Japonya’nınki, Japonya ile İngiltere’ninki birbirlerinden farklıdır. Tabiatıyla, demokrasiyi özümseme biçimleri de farklıdır. Bu farklar ilgili ülkelerin dünyaya entegre olmalarına engel değildir. Günümüzün uluslararası anlaşmaları, yine günümüzün güçlü ülkelerinin uzlaşmış doğrularıyla oluşmaktadır. Dünya her zaman yeni anlaşmalara ve yeni evrensel anlayışlara da adaydır.

Temel hatalarımız sürekli popülist davranışlarla bir çok kesimin irrasyonel yaşamını pompalamak ve bunu yapamadığımızda da neden olarak uluslararası anlaşmaları göstermektir. Ya yanlış yapmak, ya da doğruları yanlışmış gibi göstermek. Toplumda gereksiz ve haksız bir dış baskı sendromu yaratmak. 

Örneğin, taban fiyatlarını yükseltemiyoruz, ya da memur maaşlarına fazla zam yapamıyoruz “çünkü IMF ile yapılan anlaşmaya aykırı” gibi beyanlarla toplumu yanlış yönlendirerek, uluslararası kurum ve kuruluşlara karşı direnişler yaratmak. Oysa, IMF’ye niyet mektubunu veren de, yapılacakları ve yapılmayacakları taahhüt eden de bizleriz. IMF istediği için değil, kendi çıkarlarımız için yapıyoruz ya da yapmıyoruz demeyi başaramıyoruz. Aynı sorunu Avrupa Birliği Adaylığı sürecinde ve diğer benzeri ilişkilerde de yaşıyoruz. İkna etmek için çaba sarf etmediğimizden dolayı da toplumun gücünü ve katkısını, en önemlisi de güvenini kaybediyoruz.

Örneğin, enflasyon programında eğer bir başarı sağlanacak ise dürüst davranılacağı içindir. Bu programın başarısından en fazla alt ve orta gelir grupları yararlanacaktır. Yüksek enflasyon ortamlarında kendilerini koruyamayan ve giderek daha fakirleşen bu kesimlere sürekli doğrular söylenmelidir. Uygulanan program enflasyonu düşürme programıdır, gelir dağılımını düzeltme programı değildir. Eşanlı olarak yapılan uzun dönemli ekonomik reformların bu yöndeki amaç ve nitelikleri birbirlerinden ayrılarak anlatılmalıdır. 

Kısacası, dünyaya entegre olmayı ulusal çıkarlarımıza ters ama zorunlu göstermek yerine, dürüst davranarak topluma yararlarını ve ulusal çıkarlarımıza da engel olmadığını açıklamak gerekir. Tabii önce anlayacak kadrolara sahip olmak gerekir.

Küreselleşme, bizim gibi yıllarını gelişmiş ülkelere görece boşa harcayanlar için kolayca dayatma gibi algılanabilen, gerçekte ise başından itibaren etkin olmamız gereken bir süreçtir. Ulusal çıkarlarımızla çelişmeyen, aksine küreselleşirken ulusallaşma boyutumuzu güçlendirebileceğimiz bir süreçtir. Türkiye, bu yönde çok önemli fırsatlara sahiptir.