İçim Sızlıyor

Bir İstanbullu olarak, Orlando’da altı aydır yıkanmamış olmasına karşın pırıl pırıl ve sıradan bir yerli araba fiyatına alınabilen 2000 model Chrysler Van’la dolaşırken, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanının 23 Nisanı Disney gibi kutlayacağız demecini okuyan bir Türk vatandaşı olarak, Disney World’ün neresini kıyaslayacağımı bulamadığım etkinliklerine katılırken, olası bir depremde ne olacağı şüpheli, pencerelerinden gökyüzü gözükmeyen, ev sahibimin 150.000USD istediği dairede oturan bir kiracı olarak, Orlanda Sentinel Gazetesinin hafta sonu ekinde aynı fiyata kira öder gibi sahip olunabilen havuzlu ve garajlı villaların ilanlarını okurken, on gün boyunca kızımın ısrarlı arayışıyla 25 santimetrekare tek bir çukur bulabildiği yollarında, yemyeşil parklarında, masmavi gökyüzünü heryerinden alabildiğince görebildiğim caddelerinde gezerken ve en acısı da bütün bunları bir bataklığın üzerinde yaratan insanların bizler gibi iki bacağı, iki kolu, bir kalbi, bir beyni gibi aynı özelliklere sahip olduğunu düşündüğümde içim sızladı içim.

Benzer örneklerini görmek için Miami’ye kadar gitmeniz gerekmiyor. Almanya’ya, İngiltere’ye, Avusturya’ya, Fransa’ya nereye gidersen git kardeşim, ne diyeyim, ne anlatayım? Halen birileri çıkıp da idare lambasından nerelere geldik diye övünmüyor mu? Bizleri açlıkla mücadele edenlerle kıyaslayıp da şanslı olduğumuzu düşündürmek istemiyorlar mı?

Yeni havaalanı yapmışız, çok güzel olmuş, batılı emsalleri gibi olmuş vs. ne olacak ki elin adamını ülkenin gerçeğine yarım saat geç götürüyorsun hepsi bu! Havaalanından çıkıp da taksi beklemeye başlarken, herşey bitiyor, hoş geldin İstanbul, hoş geldin Türkiye.

İstanbul sokaklarında gezerken penceresi açık otomobillerde türk gençleri country müzik dinliyor. Orlando’da türkçe oyun havası dinleyen  amerikalı genç yok. Kahveler café, lokantalar restaurant, barlar pub, isimleri türkçe olanı da hemen hemen yok. Kendi üretimimiz yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz ne varsa yabancı isimli etiketler koymaya çalışıyoruz. Yarışdan düşünce de ticari emperyalizm edebiyatına başlayıp, yerli malı kullanın diye bağırıyoruz.

Olmadık yerlere fabrikalar, santraller kuruyoruz. Yanlışdan dönmek gerektiğinde de çalışanların aşını, işini sıkılmadan sömürerek bırakın sıradan kurallara, mahkeme kararlarına dahi karşı çıkmaktan çekinmiyoruz. Ne başarıları ödüllendirmekde ne de yanlışları cezalandırmakda adil olabiliyoruz.

Kısacası, 1923’de genç cumhuriyetimiz kurulduğunda, ulu önder Atatürk’ün hedef gösterdiği çağdaş medeniyet seviyesinin standartları o gün gibi bugün de biz de yok. Eğer Sn sabancı İSO’da elin adamının aldığı mesafeye isyan ediyorsa, kıyaslama fırsatını elde ettiğinde sıradan vatandaşımızın duygularını tahmin etmek zor değil. Bütün bunlara içim sızlıyor içim.

Böyle duygulara kapıldığımda aklıma nedense devenin isyanı fıkrası gelir. Bilmeyenler için anlatayım: Deve her canlı gibi şirin bir bebek olarak dünyaya gelmiş. Biraz büyüdüğünde boynu eğrilmeye başlamış. Telaşlanmış ve sakat oldum diyerek tanrıya yalvarmış. Fıkra bu, tanrı da cevap vermiş. Böylece, develerin boyunlarının eğri olduğunu öğrenmiş. Boynunun eğriliğine alışamadan bir hörgücü çıkmış. Tekrar tanrıya koşmuş ancak, hörgücün de normal olduğunu ve kamburuyla yaşamaya alışması gerektiğini de üzülerek öğrenmiş. Aradan bir- iki yıl geçmiş, geçmemiş ikinci hörgücü çıkmış. Telaşla yeniden tanrıya yakarmış ve ikincinin kesinlikle yanlışlık olduğunu ve kendisini bundan kurtarmasını istemiş. Tanrı yine bazı develerin iki hörgücü olduğunu, buna da alışması gerektiğini ve bir daha kendine gelmemesi için hayatta karşılaşacağı henüz bilmediği zorlukları da deveye anlatmış. Deve, hayatı boyunca çöllerde insanları ve eşyalarını aç,susuz taşıyacağını, her yerine dikenler batacağını, bazen güreştirilip insanların maskarası olacağını ve yaşlanınca da bir kenara atılacağını üzülerek dinlemiş. Deve çaresiz, kaderine razı olarak hayatını anlatıldığı gibi yaşamaya başlamış. Her türlü zorluğa katlanmayı görevi kabul etmiş ve yaşlanıp bir kenara atılana kadar da tanrıya hiç şikayette bulunmamış. Ne zaman ki işten el çektirilmiş, o zaman tanrıya isyanını dile getirmiş ve demiş ki: “Tanrım, söylediğin gibi eğri boynumla, kamburlarımla insanları taşıdım, sırtıma inanılmaz yükler koydular itiraz edemedim. Dikenler her yanıma battı, kan revan içerisinde aç, susuz çölleri aştım sesimi çıkaramadım. Sorgusuz, sualsiz güreştirildim, elalemin maskarası oldum, gözyaşlarımı içime akıttım isyan edemedim. Herşeye sabırla katlandım ancak, bir şey hariç: Her seferinde kervanın önüne yolu göstersin diye eşşeği koymadılar mı, işte bunu içime bir türlü sindiremedim.