“Gümrük Birliği” Geç Kalınmaması Gereken Bir Başlangıçtır

Dünya bugün uygulama içerisinde olgunlaşırken, artık geçiş dönemi adı altında zaman ve güç kaybeden uygulama özürlü bir değişimi pazarlamaktan vazgeçelim. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra komşuna karşın kalkınma modellerinin sakıncaları ve rekabetçi bir büyümeye nasıl gem vurduğu anlatılırken (ki GATT bu görüşün o zamanki ürünüdür) biz dünyada yoktuk. Bugün orta yaşlı kuşaktan olduk, halen dünyaya açılmanın yararlarını anlamakla övünenleri, tabii hala anlamayıp tartışanları izliyoruz.

Türkiye’yi yönetenlerin bildiğini, öğrendiğini, anladığını söylediklerini artık zaman kaybetmeden uygulaması gerekiyor. Bugün işbirliği adı altında yardım istediğimiz gelişmiş ülkelerin karşısına “sizi anlıyoruz, bakın artık biz de sizinle aynı dili konuşuyoruz, dünya ile bütünleşmenin önemini, yararlarını algıladık, rekabet boyutlarını ve uluslararası standartlara ulaşmadaki güdümünü kavradık, zaten bunun için GATT’a üyeyiz ve Gümrük Birliği’ne de hazırlanıyoruz” ları geride bırakıp yaptık, başladık, uyguluyoruz demeliyiz. Burada herkesin bilmesi gereken gerçek, bir sanayinin Gümrük Birliği’ne hazırlanamayacağıdır. Daha geniş anlamlısı, korunan bir sanayinin daha az korunan ya da serbest bir piyasa ortamına hazırlanamayacağıdır. Sanayii hangi gelişme ortamında ise o ortamın dinamiklerine bağlı olarak gelişir. Sanayinin gelişmesinin motoru  hedefidir. Kapalı ekonomide yer alırsan, bu ortamın güdük hedefleri söz konusu gelişmenin motoru olur.

Oysa öngörülen nedir? Bir diğer ekonomik ortamda yer alacaksın ve seni zorlamayan, mevcut dinamiklerden bağımsız bir güdümle farklı hedeflere yönelerek, kendini daha büyük ölçekli başka ortamlara hazırlayacaksın. Hem hedef tayinini kendiliğinden doğru yapmak gibi bir kabiliyete sahip olacaksın, hem de bitmek bilmeyen geçiş dönemi sürecinin maliyetini tüketiciye ödetmeye devam edeceksin. Neden? 70 yıl Türkiye’de ve dünyanın bir çok ülkesinde bu, kendini korumak adına yapıldı ve görüldü ki politik ve/veya ekonomik nedenlerle konulan her kota veya teşvik, rakiplere karşı bir silah olmaktan çok, ülkelerin kendi gelişmişliklerinin prangaları oldu. Mazareti bilgisizlikti, ama herşeyi kavradığını ilan ettiğin bugün bunu tekrar nasıl yaparsın? Herhalde yapamazsın!…

Yapılacak olan, Gümrük Birliği’ne girersin, sanayi ve kurumlar yeni bir rekabet ortamına kavuşur ve bu ortamda gelişmeye çalışır. Barınamayan kaynağını aktararak gelişecek yeni sahalar arar, bulur ya da bulamaz gider. Bu boşluğu, uluslararası rakipler pazar eğiliminde doldurur. Pazarda egemen olacak kurumların hedeflerini ve hizmet seviyelerini tüketicilerin istekleri, daha da ötesinde ihtiyaçları belirler.

Bugün, Gümrük Birliği’ne geçiş için belirlenen termini herhangi bir nedenle geciktirmeye çalışmak hem dünyayı, hem de ekonomik gerçekleri kavrayamamak demektir. Elbette belirsiz bir süre bu bütünleşme sonrasında birçok sektörümüzdeki kurumlar, uluslararası şirketlerin gücünün etkisi altında davranışlarını düzenleyeceklerdir. Bizim şirketlerimiz 70 yıl ithal ikamesi ulusal yatrırımlara yönelirken, söz konusu şirketler uluslararasılıktan çokulusluluğa ve bugün uluslaraşırı olarak adlandırılan çok boyutluluğa ulaşmışlardır. Bu şirketler (örnek) ortak girişimlerle Japonya’da üretim yaparken, teknolojisini Almanya’dan, sermayesini Fransa’dan, işçisini Hindistan’dan alabilmekte ve yine ortak girişimlerle ürünlerini ABD’de pazarlayabilirken, hisse değerlerine Londra stok markette alıcı bulabilmekte ve hammadde alımındaki risklerini de vadeli piyasalarda sigorta edebilmektedirler. Son derece değişken olan bu tercihlerini de, dinamik yapılanma hedefleri olan tüketici ihtiyaçlarına yönelik (consumer oriented) değiştirebilmektedirler. Bütün bunlar olurken, devletlerin yapabileceği bir şey yoktur. Artık, tüketiciler üreticilerin, üreticiler de devletlerin hizmetkarları değillerdir. Bu tablonun tüketici lehine tersine olduğu geç de olsa farkedilmiştir. Şirketlerin gelişmelerinin motoru olan hedeflerinin yegane belirleyicisi, tüketicilerin ihtiyaçlarıdır. Üreticiler tüketici ihtiyaçlarına yönelik hizmet seviyelerini iyileştirerek pazar paylarını yükseltmek için çabalarken, devletlerden beklenen tüketicilerin dünyada mevcut her mal ve hizmet alternatifinden sınırsız yararlanabileceği bir ortamı yaratmaktır. Yatırımların kaynakları uluslaraşırıdır, kısacası milliyeti yoktur. Dünya ölçeğinde yaşanan gelişmeleri ulusal bir kalıp içerisinde yakalamaya çalışmak, sadece ve sadece bütünleşmenin dışında kalmaktır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bütünleşme yönünde engeller ortadan kaldırılınca, sanayimizin bir çok dalında, belirsiz bir süre dünya pazarlarında söz sahibi olan uluslaraşırı kuruluşların yetkisiz yönetiminde kalınacağı şüphesizdir. Bu olgunun simulasyonu, bugünkü iç pazarda, yer aldığı pazar bölümünde eksik rekabet koşulları yaratmaya çalışan güçlü kuruluşların bilinen güç uygulamalarıdır. Türkiye pazarı ve civarındaki ülkelere ulaşım konumu, yutdışındaki kaynakları zaman içerisinde öncelikle mevcut iç piyasa liderlerine ve diğer güçlü Türk kuruluşlarına olmak üzere, kendisine çekecektir. Keşke, herhangi bir ön koşul olmaksızın Gümrük Birliği’ne girebilsek de bu kaynaklar en rasyonel süreçde Türkiye’ye gelebilse.

Ancak o zaman, Türkiye’nin genel bütünleşme içerisindeki, herhangi bir yardımla öne alınması mümkün olmayan gelişmesi en süratli şekilde sağlanabilmiş olacaktır. Bugün herkesin bilmesi gereken gerçek, Gümrük Birliği’ne girmeden veya girerken alınması planlanan her taviz ve korumanın, Türkiye’nin gelişmesinin engeli olarak geri tepeceğidir. Devletlerin ekonomik doğayı değiştirmek adına almaya çalıştığı her idari tedbir bir yama olarak ekonomik potada erimeye ve yeniden delinmeye mahkumdur. Elde edildiği zannedilen bu nevi avantajlar, piyasaların doğal savunması sonucunda, kısa sürede maliyetiyle geri dönmektedir. Bugün, ekonomi literatüründe teorisyenlerin yıllarca ekonomiyi yönetmek ve yönlendirmek adına doktrin ürete ürete geldikleri nokta, ekonominin doğal sonuçlarının müdahalelerle değiştirilemeyeceğini anlamak olmuştur. Bugünkü konjonktür, piyasanın doğrularını belirlemeye çalışmak değil, piyasa doğrularına yönelmektir. Son derece dinamik olan piyasa oluşumlarında etkili olabilmek ise, bulunduğunuz piyasada yer alan kurumlar üzerinde bağımlılık yaratabilecek bir güç kaynağına sürekli sahip olmanıza bağlıdır. Dünyadaki en önemli güç kaynağı ekonomik güçtür ve dünya ölçeğinde rekabet edebilecek ekonomik güç kaynaklarına sahip olmayı sağlayacak “bilgi”den yoksun olan ve gelişmelerini bu yönde gerçekleştiremeyen ülkelerin siyasal güçlerinin ne kadar süreyle kendi bölgelerinde etkili olabilecekleri de şüphelidir.

Türkiye’nin Cumhuriyet dönemi boyunca uyguladığı politikalarla ve özellikle son on yılda yaptığı atılımlarla elde ettiği en önemli avantaj, bu değişime aday ekonomik kültüre sahip olmasıdır. Ne yapacağım diye düşünmesi gerektiğinde ise yapacağı sadece, “mevzuatında Gümrük Birliği’ne girmesine engel ne varsa değiştirmek ve ortadan kaldırmak”tan ibarettir. Keşke, daha cesur davranabilse de bugünkü ortamda Gümrük Birliği içerisinde yer alan, ekonominin doğasına aykırı ve daha çok Avrupa Birliğinin gözeten anlaşma zeminlerini de aşıp, dünya ile daha serbest bir ticareti kendi adımıza sağlayabilsek.

Yıllardır demokratik bir ülke olmanın bulunduğumuz bölgede bize kazandırdığı göreceli gelişmişliğin boyutlarını, fırsat ve vakit varken dünya ölçeğine taşıyalım ve yeni dünya yapılanması içerisindeki uygulama özürlü gelişmişlik örneği olmaktan çıkalım. Bunun için, öncelikle genel politikayı belirleyerek dünya ile bütünleşmeye yönelik karar birliği sağlayalım ve artık Gümrük Birliği, Özelleştirme gibi araçların amaç edinme hatasından ve parça bazında düşünme ve tartışma alışkanlığından vazgeçelim. Globalleşme, küreselleşme, dünyaya entegre olma ya da bütünleşme, ne derseniz deyin, bunun sonucunda yerli ve yabancı ortak girişimlerle yaratılacak sinerjik etkiyi gözeterek bütünü görmeye çalışalım ve ülke ekonomisinde ulaşılacak yararlı büyümeyi konuşalım.