Deprem Tabiatın, Sonuçları ise Medeniyet Seviyenizin Ürünüdür

Bu konuda bir yazı yazmak, depremin yarattığı olumsuz sonuçları, sahip olduğumuz gelişmişlik düzeyine bağlamak ya da medeniyetten ne kadar uzak bir ülke olduğumuzu bir de depremin sonuçlarıyla açıklamaya çalışmak, son derece üzücü, ne yazık ki bir o kadar da gerçekçi.

Türkiye, benim gibi orta yaş kuşağının daha çok bir önceki jenerasyondan öğrenebildiği ve sanki yaşamışçasına büyük bir coşkuyla sahip çıktığı, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde, genç bir cumhuriyet olarak bu yüzyıla girdi. Umut ve enerji dolu, kendinden emin, dünyaya kafa tutabilen, zafer kazanmış bir toplumdu. Yüzünü batıya çevirerek, tüm devrimleri birbiri ardına yapmış, dünyanın muhasır medeniyet seviyesinin oluşumunda rol alacağına inanmış ve inandırmış bir toplumdu. İkinci kuşağın misyonu, Ata’nın gençliğe hitabesinde ifade edildiği coşkuda belirlenmiş bir bayrak yarışı idi. Bu muhteşem başlangıç 75 yılda nasıl bu sonuca ulaştı, oluşumuna aday olduğu çağdaş medeniyet seviyesi ne oldu da Türkiye’nin bu kadar uzağında kaldı? Atalarımızın kemiklerini sızlatan 2000 Türkiye’si nasıl yaratıldı?

Herşey ikinci kuşağın bayrak yarışına girmesiyle başladı ve 2000 yılına girene kadar geçen sürede biz üçüncü kuşağın da yardımıyla olumsuzluklar beslendi, olgunlaştı, adeta kültürümüz değişti ve yarına meydan okuyan, yaratıcı, kendine güvenen, birinci dünya vatandaşı olmaya aday Türk insanı profili giderek, kaderci, sürekli bir bilene muhtaç, sorgulamayan, önüne konana razı, bilimden giderek uzaklaşan, iş bitirme felsefesine yönelmiş, ihtiyaçlarını aş ve işle sınırlayan, rekabetten korkan, ezik, üçüncü dünya insanı profiline dönüştü.

Önce baba devlet yaratıldı. Bireyin sisteme katkısını maksimize edecek açık yapılanma ve gereği olan yüksek rekabet düzeyi benimsenmedi. Kapalı sistem içerisinde eksik rekabet koşulları altında kalkınma öngörüldü. Bireyin ihtiyaçlarının karşılanma düzeyi merkezden belirlendi. Yerli malı yurdun malı sloganı ile düşük hizmet seviyesi teşvik edildi. Batıya uyum anlaşmalar düzeyinde kaldı, hayata geçirilmedi. Sanayileşme süreci içe dönük hedeflerle yaşandı bu nedenle, dünya çapında sonuçlar alınamadı ve ihracatta fason ülke olmak kaçınılmaz oldu. Bu bir anlamda ikinci sınıf bir ekonomi diplomasıydı ve küreselleşme ile kendi pazarlarımızı da marka sahiplerine bırakmamız uzun sürmedi.

En önemli erozyon ise kentlileşme kültürümüzde yaşandı. Köylü vatandaşlarımızı, kentlileştirmek yerine, başka bir deyişle ülkede onlarca İstanbul, Ankara, İzmir yaratmak yerine bu şehirleri köylüleştirmek tercih edildi. Demokrasinin sayısal üstünlük özelliği herşeyden iyi kavranmıştı. Köylüleştirilen  kentlerin manüple edilmesi daha kolaydı. Sorun mevcut koşulların bedelini ödemeye hazır olmayan yeni şehirlilere ne sunabileceği idi. Çözüm kente göç edenler tarafından çok hızlı bulundu. Devlet arazilerinde gecekondular türedi. Her türlü sağlıksız koşullarda da olsa yeni şehirliler buna razı idi, bekledikleri tek şey, kanunsuz olan bu girişimlerin af edilmesiydi. Devlet bunu sağlamakta gecikmedi. Bu olgu, her dönem kendini tekrarladı. Sistemin mantığı farklı yöntemlerle şehrin içerisine de taşındı. Rant alanları kat karşılığı ve kaçak binalarla yeni oluşuma katıldı. Böylece, yıllar önce hayal bile edilemeyen seçim sonuçlarına aday mega köyler yaratılmış oldu. Suyu, elektriği, atık sistemleri, yolları kendisine sorulmadan elinden alınan kentlilerin oluşuma uyum sağlaması da kaçınılmazdı. İstediği zaman affeden, istediği zaman cezalandıran, istediği zaman devlet arazisini bedava verecek kadar cüretkar, istediği zaman vergileri arttıran, istediği zaman vergi borçlularını, mahkum ettiği suçluları affedebilen, kimi kime şikayet edeceğini bulamayacağın ve sonunda uyum sağlamak zorunda kaldığın sistemin getirdiği adamsendecilik, iş bitiricilik hepimizin ortak toplum kültürü oldu.

50 yıl bu kültürün kökleşmesi için oldukça uzun bir süreydi. Çağdışı uygulamalara duyarsız, değiştirmeye isteksiz, büyüklerin bir bildiği vardır demeyi öğrenen bir toplum adeta sistematik olarak yaratıldı. Kaçak bir yapılanmayı yıktırma gücünü kendinde gören batılı emsallerine gıpta eden ancak, kendi ülkesindeki durumu kanıksayan, adam sende yine birisi işini bitirmiştir diyebilen, kendisine sıra gelince aynı yöntemlere sıkılmadan başvurabilen bir Türk insanı profili yaratıldı. İşçisi, memuru, işvereni, esnafı, tüccarı, müteahhiti adresi doğru anlamıştı. Kağıt üstündeki kuralların değeri yoktu. Devleti temsil edenler seni dinlerler, bir yolunu bulmana yardım da ederlerdi. Tüm yollar icazetten geçiyordu. Ve olanlar oldu. 17.09.1999 saat 03:02’de tabiat ana kendisini gösterdi ve kuzey anadolu fay hattı kırıldı. Hepimizin yıllarca ortağı olduğu çarpık yapılanma acı meyvesini verdi.

Sonuç, ülkemizin medeniyet seviyesini dosta, düşmana gösterdi. Babacan devlet çaresiz kaldı. Binlerce insanımız öldü, ölmeye devam ediyor. Eleştirmeye gelince, mangalda kül bırakmadığımız batılı dostlarımız kurtarıcılarımız oldu. Çeşitli ülkelerden, bir deprem ülkesi olmamıza karşın bugüne kadar görmediğimiz teçhizatlarla, akıllı köpekleriyle geldiler. Devletimizden daha çabuk ve organize olarak afet bölgelerine ulaştılar. Yetkililer ise aynı süratte suçluyu belirlediler; çöken binaları yapan müteahhitler. Bu kara tabloyu daha fazla yazmak istemiyorum ama zihinlerden silinmesine de razı değilim.

Bu arada herkesin gözlerini yaşartan iyi bir oluşuma da dikkat çekmek istiyorum. Beni tekrar ümitlendiren, tekrar dirildiğini, uyandığını görmek istediğim şeylere dikkat çekmek istiyorum. Türk halkı birçok vatandaşını bu faciada kaybederken adeta yeniden dirildi. Çöken binaların yapımında ihmali olduğu aşikar ancak, altında kalan insanları kurtarmak için en ufak bir hazırlığı olmayan devleti beklemenin yersiz olduğunu anladı, canları, yakınları, vatandaşları ölüyordu. Adeta, kendi kendine seferberlik ilan etti ve yurtdışından gelen profesyonellerin yanında yerini aldı. Eliyle, makinasıyla, ne bulursa bulduğuyla afet yerlerine koştu. Bu afetin yaralarını sarmak çok uzun sürecek ama bu toplum burada çöken bu zihniyeti tekrar beslemeyecek. Eminim bunu yapmayacak, bu dayanışmayı demokrasi platformlarında da sürdürerek bizlere, çocuklarımıza yeniden bu sonuçları yaşatmayacaktır.

Devlet, toplumdan soyutlanarak suçlanacak bir örgüt değildir. Devlet, halkın yansımasıdır. Önce halk değişir, sonra devlet. Umarım bu felaket değişimi hızlandıran bir katalizör olur ve deprem sonrası, devletiyle, milletiyle deprem öncesinden farklı bir Türkiye doğar.