Zihinler Coğrafyası (2)

Dünya, sınırlarında ulusların bayraklarının dalgalandığı toprak coğrafyasından ibaret değildir. Dünya, son yüzyılda giderek toprak coğrafyasından daha fazla öne çıkan, aralarında sınırlar olmayan ve son yirmi yılda teknolojinin de etkisiyle küresel ölçekte küçülen “Zihinler Coğrafyası”dır. Söz konusu coğrafyanın toprak coğrafyasında olduğu gibi devletleri yoktur. Toprak coğrafyasının sınırlarında dalgalanan bayraklar önemli sembollerdir. Ancak, aynı bayrakların zihinler coğrafyasında dalgalanabilmeleri için “önemli” oldukları kadar “değerli” olmaları gerekir. Çağdaşlığı, refahı, gelişmeyi, üstün olmayı, geleceğe güveni yansıtmayan sembollerin zihinlerde dalgalanması, topraklarda dalgalanması kadar kolay değildir.

24 Nisan 2004’de Kıbrıs’ta yapılan referandumda, KKTC vatandaşlarının yaklaşık %65 oranla Annan Planına “evet” demesi, siyasal yaşamdan konuyla ilgili verilebilecek çarpıcı bir örnektir. Kıbrıs Rum Kesimi aynı plana “hayır” dedikleri için birleşme gerçekleşmemiş ve Annan Planı ortadan kalkmıştır. Bu sayede, KKTC’nin referandumdan devletini koruyarak çıktığı anlamı çıkarılabilir. Biraz dikkatli bakıldığında ise, koruyabildiğinin toprakları olduğu, vatandaşlarının zihinlerini ise çoktan kaybettiği kolayca anlaşılır. Mayıs 2004 tarihinden itibaren KKTC vatandaşı Kıbrıs doğumlu Türklerin (AB) Avrupa Birliği vatandaşı olmayı tercih etmelerini kimse yadırgamamalıdır. Çünkü Kıbrıslı Türkler için, zihinlerinde dalgalanan AB bayrağının hissettirdiği değerler, ülkesinin sınırlarında dalgalanan KKTC bayraklarının hissettirdiği değerlerden daha baskındır.

Ekonomik yaşamın zihinler coğrafyasında dalgalanan bayrakları “marka”lardır. Markalar, Dünyanın toprak coğrafyasından ibaret olmadığını keşfeden ve zihinlere yatırım yapan ülkelere aittir. Dünyanın hemen her ülkesinde, batılı ürün ve markalara duyulan hayranlık ve batılı ülkelerde ya da batılı ülke vatandaşları gibi yaşamak arzusu zihinlere yapılan yatırımın sonuçlarıdır. Bugün, Amerika’da ya da Amerikalı gibi yaşamak istenmesi, ABD’nin sahip olduğu küresel liderliğinin arkasındaki en önemli güçtür.

Zihinlere yatırım yapanların sahip oldukları “ülke kaldıracı”, zamanla ülkelerinden çok sayıda “marka” çıkmasına yardımcı olmuştur. Dünyanın aynı zamanda zihinler coğrafyası olduğunu anlamakta gecikenler ise, marka sahibi ülkelerin ya fason üreticileri olabilmiş ya da onu dahi elde edememişlerdir. Marka sahipleri; “ürün ve hizmet” den daha üst bir “değer” ürettiklerini fark ettiklerinde, ürün ve hizmet üretmeyi değer üretemeyen ülkelere bırakmışlardır. Maddi ve entelektüel sermayelerini tüketicilerin ihtiyaçlarını yaratacak yeni ürün ve teknolojileri geliştirmeye tahsis etmişlerdir. Her defasında, önce geliştirdikleri yeni teknolojileri kapılarında kuyruk olan fason üreticilere satmışlar, daha sonra tasarladıkları yeni ürün ve hizmetlerin siparişlerini vermişlerdir.

Tüketiciler küreselleşince, değer üretemeyen ülkelerin marka sahiplerine fason üretmek dışında bir seçenekleri kalmamıştır. Fason üreticilerin dış pazarlardaki marka köleliği, iç pazarda da kaderleri olmuştur. Yüksek “franchise” bedelleri ödeyerek, fason üretim yaptıkları markaların mağazalarını kendi ülkelerinde açmak veya ürünlerini ithal ederek mağazalarında yer vermek zorunda kalmışlardır. Türkiye, “fason üreticiler” arasındaki tarihi yerini 80’li yıllarda almıştır.

Dünya ticaretinde Pazar fiyatlarını marka sahipleri belirler. Marka sahipleri kurguladıkları rekabet sayesinde, bir yandan herhangi bir ülkeye bağımlı kalmayacak sayıda fason üretici yaratırlar, diğer yandan da satın alma maliyetlerini düşürürler. Eş zamanlı olarak da, sürekli moda yaratır ve yeni ürün geliştirirler. Fason üreticiler de her yıl yenilenen ürünleri bantlarına alabilmek için üretim araçlarına ve yenilenen teknolojilere yatırım yaparlar. Sürekli fiyat düşürerek sipariş almak ve kazandığından fazlasını üretim araçlarına ve yenilenen teknolojilere harcamak zorunda kaldıkları için de tabiri caiz ise, ölmeden ama sürekli hasta olarak marka sahiplerinin eline bakarak yaşamlarını sürdürürler.

Markasız ülkeler, katma değersiz ve verimsiz ihracata dayalı sözde büyüme politikaları ile marka sahibi ülkeler karşısında savunmasız kalmışlardır. İhracat desteği adı altında verdikleri teşviklerle ve sabit kur politikalarıyla fason ihracatın ülkeye olan maliyetini yükseltmişler başka bir deyişle, fason ihracatı sürdürebilmek için fakirleşmişlerdir.

Döviz kurlarını sabitlemek ve devaülasyon gibi her ülkenin gerçekleştirebileceği basit idari kararlarla rekabet üstünlüğü aramak, ekonomiyi hafife almanın bir başka örneğidir. Devaülasyon, üretici ihracatçı ülkelerin fakirleşmelerini kendi elleriyle hızlandırdıkları bir yoksulluk tuzağıdır. Türkiye, bilinçlenen ülkeler arasına ancak 2001 yılında dahil olabilmiş ve kurların belirlenmesini piyasalara emanet etmiştir. Aklı başında hiçbir ülke, devaülasyon gibi rakiplerinin bir gecede alabileceği idari kararlarla rekabet üstünlüğü sağlayabileceğini düşünmemelidir.

Ülkelerin markaları kadar zengin oldukları sözü çok anlamlıdır. Ülkelerin değerleri de, şirketler gibi entelektüel sermayelerinin yarattığı kaldıraç etkisiyle yükselir. Bir ülkenin entelektüel sermayesinin geleceği yaratma gücü ne kadar yüksekse, ülke kaldıracı da o kadar kuvvetlidir. Zihinlerimize yerleşen, Amerikan ve Japon teknolojilerinin güvenilirliği, Alman otomobillerinin sağlamlığı, İtalyan mobilya ve ayakkabısının estetiği, İsviçre saat endüstrisinin kalitesi, Paris, New York, Londra ve Milano’nun moda merkezleri olması; Microsoft, GE, Intel, Sony, Mitsubishi, Mercedes, BMW, Omega, Rolex, Hermes, LV, RL, Gant, Burberry, Armani, Prada ve sayabileceğimiz sayısız global markanın arkasındaki ülke kaldıracıdır. Markasız ülkelerin dezavantajı ise, ülkelerine ait kaldıraç etkisi sağlayacak bir algıyı zihinlerde yaratamamış olmalarıdır.

Markasız ülkeler, markaların zihinlerde değil patent dairelerinde tescil edilen varlıklar olduğunu zannederler. Başka bir deyişle, zihinlerde tescillenmemiş markaların patent dairelerindeki belgelerinin çöp değerinde olduğunu bilmezler. Muhtemelen, Berlin Duvarının yıkılmasının, Sovyetler Birliğinin dağılmasının, Çin’in giderek serbestleşmesinin arkasındaki zorlayıcı gücün, KKTC örneğinde olduğu gibi zihinlerde oluşturulan farklı yaşama isteği olduğunu da anlamazlar.