Yoksulların Sesleri Zenginleri Yoruyor

Prag’da yapılan zirve toplantısında IMF ve Dünya Bankası organize olarak protesto ediliyor. Bana göre misyonları bitmek üzere olan bu iki kurum söz konusu toplantı ve protestolar sayesinde yeniden dünyanın gündemine giriyor. Yoksul ülkeler objektif kriterlerden daha çok duygusal efektleri kullanarak seslerini yükseltiyorlar. Temel talepleri, geçmişte yaşanan Almanya ve Polonya örneklerini de göstererek, yoksul üçüncü dünya ülkelerinin borçlarının silinmesidir. Bu taleplerini boyunlarını bükerek değil, zenginlerin dünyasında sömürüldükleri için yoksul kaldıklarını iddia ederek dile getirmektedirler. Kısaca, emperyalizm yeniden sahnededir.

Tanrı dünyaya şu ülkeler zengin, şu ülkeler de yoksul olmalıdır diye bir liste göndermemiştir. Her ülke, her insan, tanrının verdiği aklı kullanarak ya da kullanamayarak zengin ya da yoksul olmuştur. Çalışanların yanında yan gelip yatanların da olduğu bir dünyada her insanın aynı sonucu hak ettiği ileri sürülemez. Kaldı ki, zengin ülkelerde yaşayan yoksulların, yoksul ülkelerde yaşayan zenginlerden daha zor durumda oldukları da bir gerçektir. Diğer yandan, zenginlik de herhangi bir ülkenin tekelinde değildir. Tanrı bizlere çok farklı zaman dilimlerinde aynı ülkelerin hem zengin, hem de yoksul olabildiklerini göstermiştir. Bu bir yarıştır, rekabettir ve güç oyunudur. Emperyalizm ile de uzak yakın bir ilgisi yoktur.

Şimdilerde emperyalizmin yeni boyutunun küreselleşme, araçlarının da yeni ekonomi unsurları olduğu söylenmektedir. Sormak gerekir: Lokal pazarlarınızda eksik rekabet koşulları yok mu? Manüplasyon yapılmıyor mu? Ekonomide olsun, siyasal yaşamda olsun, liderler statülerini korumak için oligopolistik davranışlar sergilemiyorlar mı?

Küreselleşmenin getirdiği olgu, zenginlerin ve güçlülerin kendi ülkelerinde yaptıklarını sınırlarının dışına taşımaktır. Bugünün lider ülkesi ABD ise, küreselleşme sonucunda ABD’de lider olan şirketler dünyaya egemen olacaklardır. Dünyanın en gelişmiş ülkesinde lider olmayı başaranların, serbest bırakıldıkları diğer ülke pazarlarında da lider olacakları kesindir. Çünkü, hem daha zengin, hem de daha bilgili ve yeteneklidirler. Sahip oldukları güç kaynaklarını kullanarak ülke ayırmaksızın tüm tüketicileri global ölçekte manüple etmeye çalışacakları açıktır. Kaldı ki bu aşama çoktan geçilmiş, tüketiciler globalleştirilmiştir. Çok geniş bir coğrafyada, gelişmiş ülkelerdeki yaşam standartlarından haberdar, istek duyan ve elde etmek için çabalayan bir taraftar kitlesi yaratılmıştır.

Bundan yüz yıl önce, tarih boyunca var olduğuna inandığım küreselleşmenin araçları bugünki kadar gelişmiş olsaydı liderlik şansı ABD’ye ait olmayacaktı. Çünkü, yüz yıl önce en güçlü ülke ABD değildi. Yüz yıl sonra da büyük bir olasılıkla ABD olmayabilir. Kaldı ki dünyada liderlik hiçbir dönemde tek bir ülkeye nasip olmamış, her zaman paylaşılmıştır. Bütüne ve bölgesine yönelik etkili olan onlarca ülke dünyanın geleceği üzerinde her zaman ortaklaşa söz sahibi olmuşlardır. Küreselleşme ile de bu gerçek değişmeyecektir. Örneğin, Türkiye de gücünden bir şey kaybetmeyecek, aksine hem siyasal, hem ekonomik alanlarda bölgesel bir güç olmak yerine, bütüne yönelik kararlarda etkili olabilmek için dünyaya meydan okuma şansı bulacaktır.

21. Yüzyılda, ülkelerini küresel rekabetten alıkoyacak argümanlar üretmeye çalışan hatiplerin hiç şansı yoktur. Şu sıralarda kendilerini yenileyemedikleri için bocalayan eski sol partilerin Prag’daki direnişlerine kulak vererek yıllarca siyasetlerini dayandırdıkları emperyalizme yeni boyutlar kazandırmaya çalışmaları zaman kaybıdır. Gelişmemiş yoksul ülkelerin de, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin de tek şansı küresel rekabettir. Bugün G7’erin dışında kalmış Türkiye dahil tüm ülkeler için söylenecek tek söz vardır: Geçtiğimiz yüzyılda başarısız olmuşlardır, ancak başarısızlıkları kaderleri değildir.