Yaşamın Kalitesi

Siyasal ve ekonomik yaşam masaya yatırıldığında insanların özgürlük adına peşinde oldukları her şeyin önlerine konanlar olduğunu anlamak zor olmayacaktır. Bir insanın özgürlük sınırını bir başkası kısıtlıyor başka bir deyişle, insanlar diğer insanların önlerine bir şeyler koyarken, kendi önlerinde bulduklarıyla da yetiniyorlar. Bu alışveriş her boyutta yaşanıyor ve bileşkelerinden ülkelerin yaşam standartları, bir anlamda yaşam kaliteleri ortaya çıkıyor. Yaşam kaliteleri arasındaki farklar da gelişmişlik düzeylerini tanımlıyor.

Gelişmiş ülkelerin insanları önlerine konacaklar için beklentilerini yüksek tutuyor ve başkalarına da aynı düzeyde servis veriyor. Söz konusu insanların az gelişmiş ülke insanlarından fiziksel olarak bir farkı yok. Hepsinin iki kolu, iki bacağı, bir beyni, bir kalbi gibi ortak özellikleri var. Örneğin, az gelişmiş ülke vatandaşı, gelişmiş bir ülkeye göç ederse ya da bu ülkelerden birinde dünyaya gelirse söz konusu ülke standartlarında üretim yapabiliyor ve tabii tüketim beklentisi de yaşadığı ülke koşullarında oluyor. 

Kısaca, Almanya’ya göç eden işçi kardeşlerimiz bir ekmek fırınında çalışırlarsa, ekmeği çıplak elleriyle sunamıyorlar ve yaşamlarını da elektriği kaçak, suyunu bidonlarla taşıdıkları gecekondularda sürdürmüyorlar. Bu ülkelerde doğan çocuklar arasından Nobel'e aday bilim insanları, yazar ve sanatçılar çıkabiliyor. Gazeteler de Türkler neler başarıyor diye manşet atarak bir yandan övünürken, bir yandan da “Vay canına!” diyerek kendi insanlarını aşağılıyorlar. Etten kemikten birbirinin aynı insanlar nasıl oluyor da yaşadıkları ülkelere göre değişen, bu kadar farklı sonuçlar alabiliyorlar? Farkı yaratan yöntem, eski deyimiyle metot.

Ülkeler, insanlarının sürekli daha iyiyi üretmesi ve tüketmesi için çabalıyor. Bu yönde tarih boyunca çeşitli yöntemler birbirleriyle yarışmış, deneyimler ve alınan dersler asıl aktörün insan olduğunu ve aynı zamanda da yönetilemediğini ortaya koymuş. Bir sınıfın kararları sürekli kendisinin vermek istemesi ve yetkileri kendilerinde toplama hevesi her defasında hüsranla sonuçlanmış. 2000 Yılına girdiğimiz şu günlerde demokrasi hem siyasal yaşama, hem de ekonomiye hakim olmuştur. Şimdi yapılan mücadele, her ülkenin kendi demokrasisini yaratma hevesini kırmak, başka bir deyişle demokrasi adını vererek sürdürmek istedikleri oligarşik yapılanmaları önlemek içindir. Yıllarca acayip fikirleriyle ülkelerini geri bırakan üçüncü dünya ülkelerinin liderlerinin, evrensel doğruları içeren yöntemleri içlerine sindirmeleri kolay değildir. Örneğin, şunun şurasında 6 yıl önce 1994’de Avrupa Gümrük Birliğine katılma sürecinde Türkiye’nin Avrupa için sömürülecek bir pazar olduğunu dile getiren liderlerimiz, bugün aday olduğumuz Avrupa Birliğinin Tam Üyelik koşulları nedeniyle ülkenin sınırlarını ticarete açarken ne kadar huzurludurlar?

Türkiye liderleriyle birlikte geri kalmıştır. Şimdi düne kadar iltifat etmediği yöntemleri tercih edecek ve tüm kurumlarını uluslararası rekabete zorlayacaktır. Amaç,  Türk insanının ürettiği ve tükettiği  hizmet seviyesini, dolayısıyla ülkenin yaşam standartlarını yükseltmektir. Yıllar önce aynı amaçla sınırlarını kapatmıştır, bugün aynı amaç için açmaktadır. Değişen izlediği yöntem olacaktır. 

Umarım, Türklerin Türkiye’de elde ettikleri birikimleri ile Nobel'e aday olabilecekleri ve kendinden menkul acayip fikirlerin yerine bilimin ve evrensel doğruların hakim olabileceği bir ülke yaratılır.