Türk Ekonomisinin 20. Yüzyılı ve Bugünü

Bu başlık altında anlatılması gerekenleri bir köşe yazısında yazabilmek olanaksız. Ancak, alt başlıklarla hatırlatmalar yapabilirsem, okuyucularımın yazamadıklarımı tamamlayacaklarına eminim.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları dünyada imparatorluk döneminin kapandığı ve ulus devlet anlayışının yükseldiği bir döneme denk gelmektedir. Ekonomik tercihlerde millileşme ve içe kapanık davranışlar ön plana çıkmaktadır. Genç Türkiye Cumhuriyeti de tek parti yönetiminde iktisadi kalkınma hareketine devlet eliyle başlamıştır. Aynı dönemde, 1929 iktisadi buhran sonrası ortaya çıkan Keynesci akımlar da devletin ekonomideki rolüne güç kazandırmaktadır.

Daha sonraları yaşanan iki başarısız demokrasi girişimi piyasalardaki devlet ağırlığının kırılmasını geciktirmiştir. 1946 hatta 1950 yıllarına kadar karma ekonomi adı altında, özellikle hammadde yatırımlarında devlet tekellerinin oluştuğu ve özel sektörün bu tekellerin müşterisi olarak daha çok vitrin ürünlerinde var olmaya çalıştığı bir ekonomik anlayış Türkiye’ye hakim olmuştur. O dönemde güç dengelerinin sanayi hammaddesi üreten ülkeler lehine olması yukarıdaki rol dağılımını etkilemiştir.

Türkiye tüm zamanlarda batılı ülkelerle birlikte hareket etmeye ya da en azından gözükmeye çalışmış ve demokrat bir ülke olma yarışını da bırakmamıştır. Gerçi 2000 yılına “freedom house” raporu dikkate alınırsa, yarı özgür bir ülke olarak batılı dostlarına göre bardağın yarısı boş, doğulu dostlarına göre yarısı dolu girmiştir. Bu sonuç, kurulduğundan bugüne demokratikleşmeye çalışan bir ülke için ne kadar başarılıdır? Takdiri sizlere bırakalım!..

Özellikle demokrasiye geçiş dönemi olan 1950’li yıllardan itibaren ekonomide özel sektöre ve serbest girişime ağırlık verilen bir dönem başlamıştır. Sermaye birikiminin yetersizliği bu yöndeki çabaların başlıca engeli olmuştur. 1950 ve 60 arasında bir çok altyapı yatırımı daha büyük ölçekli öngörülerle gerçekleştirilmiş ancak, devletin borç hanesi de aynı oranda kabarmıştır. Türkiye ortalama refah düzeyini yükseltirken, daha sonra yakasını hiç bırakmayacak iki konuda başarısız olmuştur. Birincisi hem bölgesel hem de kitlesel olarak gelir dağılımında adaleti sağlayamamış, ikincisi de ülkeye doğrudan yabancı sermaye girişinde komünist ülkelerin dahi gerisinde kalmıştır.

1960 ihtilali ve daha sonra on yılda bir gelen darbeler, ülkenin olmayan yabancı sermaye girişinin potansiyel şansını da ortadan kaldırmıştır. Türkiye yeniden teslim olduğu devlet ağırlıklı ekonomik anlayışın etkisinden 1980’li yıllara kadar çıkamamıştır. Yerli malı yurdun malı sloganı ve halkın özverisi ile komşuna karşın kalkınma hevesi, batılı ülkelerin aksine Türkiye’de çok uzun süre gündemde kalmıştır.

Ekonomide kalkınma yöntemini, devletin kendisine seçtiği rol belirler. Devlet, kendini ya üreticinin ya da tüketicinin egemenliğinden yana konumlar. Bu, iç ve dış dinamiklerin etkisinde sürekli değişebilen ve standartı olmayan bir konumlamadır. Ülkeler arasındaki ekonomik özgürlük farklılıkları da, devletlerin üretici ile tüketici arasındaki yerlerini farklı belirlemelerinden kaynaklanır. İthal ikamesi polikası benimsendiğinde üretici mutlak hakimdir ve 10 yıl öncesinin teknolojisi ile tüketici yetinmeye zorlanabilir.

Devlet yasakladığı ithalatı gümrük vergileri ile veya serbest bırakarak, tüketiciyi kısmen ya da tamamen esaretten kurtarabilir. Birbirinden farklı olan bu kararları devletler aynı amaç için alırlar; ”ulus devlet çıkarları, iktisadi kalkınma ve toplum refahının yükseltilmesi”. Buradan da kolayca anlaşılır ki ekonomide önemli olan amaç değil, seçilen yöntemlerdir.

1960-80 arasında konjonktürün aksine, Türkiye aralıklı olarak devletleştirmelere şahit olacaktır. Bugün küçümsenen beden işçiliği emeğe, sendikalar da siyasete hakim olmuştur. Aş ve iş Türkiye’nin birinci gündemidir. Artık, devlet yatırım yapmak ve maaş ödemek için vardır. İç rekabet Türkiye’de temsilidir ve küçültülmesi beklenen devlet, her iktidarın ekonomik ve siyasal alandaki güç kullanma aracı olarak sürekli büyümektedir. Haksız rekabet, yabancı sermayenin önünü tamamen kesmiş ya da sağlanan imtiyazlarla ülkeye yarar getirir olmaktan çıkarmıştır. 1979 yılına gelindiğinde, Kıbrıs Harekatı sonrası ambargonun da etkisiyle Türkiye 70 cente muhtaçtır. Türkiye’nin 1970 yılında tanıştığı enflasyonu da artık yapışkandır.

1980 sonrası ise, Türkiye’nin libarelleşmekten çok bu yönde isteğini ortaya koyduğu bir dönemdir. 1930 yıllarında, biraz da 1929 iktisadi buhranın korkusuyla yapılmış olan Türk Parasını Koruma Kanunundaki değişiklikler para piyasaları için devrim niteliğinde olmuştur. Türkiye, halen ortalama ekonomik özgürlük endeksi puanını bu değişiklikler sayesinde yükseltmektedir. Daha sonra reel ve mali sektör için gereken serbestileri aynı süratte ve derinlikte sağlayamamıştır. Özal dönemi olarak anılan 1980 döneminin temel zorlukları, liberalleşmenin altyapısını, başka bir deyişle piyasa ekonomisinin hukukunu sağlayacak kadroların devlette olmaması ve yıllarca koruma altında ürettiğini satmaya alışmış özel sektörün hem hizmet seviyesi açısından, hem de fikren uluslararası rekabete uzak olmasıdır. 80’li yıllarda yapılanlar, bu kısıtlar nedeniyle daha çok yapay ve temelsiz oluşumlardır. İhracat yöntemi olarak tercih edilen Japon modeli de başka bir talihsizliktir. Kısaca, ticari sınırların kaldırılması ile oluşacak rekabet ortamının yükselteceği standartları beklemeye ülke sabır gösterememiştir. Bu dönemin getirdiği en önemli değişiklik, devlet desteğinin adının ve yönünün “ihracatı teşvik” olarak değiştirilmesidir. Böylece, 1980 sonrasında hem iç, hem dış pazarda korunan bir özel sektör yaratılmıştır. Türkiye bu dönemde fakirleşmeye ihracat yaparak devam etmiştir. Liberal ekonomi adına yapılması gereken temel girişimler sürekli ertelenmiş, özelleştirmenin hukuk altyapısı oluşturulmamış ve 1990 yılları ortasına Türkiye, kurumlarına rağmen iş yapmaya çalışan bir ülke olarak gelmiştir. 1994 yılında da halen neden çıktığını kimsenin anlayamadığı kendi krizini yaratmıştır.

Tarihinin en büyük altyapı projesi olan GAP’ın dış destek olmadan bitirilmeye çalışılması, diğer yandan terörle mücadeleye harcanan inanılmaz paralar, siyasi istikrarsızlıklar, lider yetişmemesi, yolsuzluklar ve 80 anayasasının evrensel uyumsuzlukları Türkiye’nin yumuşak karnını oluşturmuştur. Ülkeyi umutlandıran yanlar ise, 80’li yıllarda yapılan suni rekabet aşısının  toplumun çeşitli katmanlarında tutmaya başlaması, Avrupa Gümrük Birliğine girmiş olmanın zorladığı değişim ve nihayet Avrupa Birliği tam üye adaylığıdır. Toplum 1997’den itibaren belirgin bir şekilde küreselleşmenin de yardımıyla devletin önüne geçmeyi başarmıştır. Ancak, 2000 yılına, 1987 yılından sonra ilk defa IMF ile stand-by imzalanarak, ekonomik açıdan diz çökerek girilmiştir.

IMF, salt olarak sermayesinden aktardığı borcu geri almayı planlar. Önerdiği ve denetleyeceği yenilikler, borç verilen ülkenin aynı darboğaza düşmemesi ve aldığı borçları geri ödeyebilmesi için şart koşulan, genellikle rasyonel oluşumlardır. IMF denetimine girmiş olmakla, diğer dış kredi kuruluşlarının ve yatırımcılarının da daha cömert davranacakları varsayılır. Kısaca, ülkenin ekonomisi başıboş değildir, IMF tarafından denetlenmektedir. Bu sonuç, Türkiye için ne kadar başarılıdır? Takdiri yine sizlere bırakarak, bugün yapılanlara birlikte göz atalım.

Türkiye geri kaldığını her hatırladığında üstün zekası ile dünyayı yakalayacak kısa dönemli programlar yaratmıştır. Dünyada sadece ülkemize ait olduğu gözlenen bu zeka düzeyi tanrının Türkiye’ye bir armağanıdır. Hükümetin 2000 programı da böyle bir projedir. Hemen gördüğünüz gibi faizler düşmüş, fiyatlar donmuş, borsa yükselmiştir. Enflasyon yıl sonunda yüzde 25’e inecek, bütçe açığı kapanacak, bütün bunlar olurken ekonomi yüzde sekiz büyüyecektir. Kişi başına 3000 USD’lik GSMH’nın 13000 USD’ye çıkması için gereken altyapı hazırlanmış olacaktır. Çünkü, Türkiye 2004’de AB’ye girmeyi planlamıştır. Sonrası ise kolaydır. Türkiye markalar yaratacak, dünya pazarlarında Türk malları yok satacaktır. Ekonomi bilimi bu süreci daha sonra açıklayarak Türkiye mucizesini kitaplara aktaracaktır. Ben de bunun nasıl gerçekleştiğini kitaplardan okuyarak anlamaya ve öğrencilerime de anlatmaya çalışacağım.

Ben yine de sizleri kendi bilgi kapasitemle aydınlatmaya çalışayım. Bu program, sokaktaki adamın davranışlarına spekülatif yaklaşan, ekonomik altyapısı belirsiz bir para programıdır. Genellikle şok sonuçlar alınmak istenildiğinde reel sektöre türevler üzerinden baskı yapmak, para politikaları ile bütünü  yönlendirmeye çalışmak sıkça başvurulan bir yöntem olmakla beraber, bilimselliği tartışılan, riskleri yüksek tercihlerdir. Bu gibi müdahalelere karşı ekonomi savunmaya geçer ve her seferinde beklenmeyen yeni zararlar ortaya çıkar. Dolayısıyla, projenin topluma maliyeti öngörülenden yüksek olur.

Bugün faizlere, fiyatlara, döviz kurlarına ve borsaya ilişkin görünen değişiklikler ihtiyatla yaklaşılması gereken temelsiz, yapay ve manüplatif oluşumlardır. Özellikle reel ve mali sektörde herhangi bir gelişme olmadan borsada yaşanan yükselişler, daha sonra küçük tasarrufçular başta olmak üzere çok can yakabilir. Hükümetin, off-shore hesap sahipleri ile hissedarların hukukunu ve operasyonun KKTC’deki yansımalarını, bankalara el koyduktan sonra düşünmeye başladığını ve binlerce geçmiş örnekleri unutmayalım.

Piyasa ekonomisinin başlıca oyuncusu sokaktaki adamdır. Sokaktaki adama kendisini nasıl koruması gerektiği anlatılmadan, ekonominin her sahasında manüple edilmesine ve haksız rekabete uğramasına engel olacak kurallar oluşturulmadan piyasa ekonomisinin rasyonel sonuçlarına ulaşamazsınız. Yıllardır dönüp dolaşıp başladığımız yere dönmemizin temel nedeni bilgisizliktir. 2000 yılı enflasyon programı da kamu disiplini içerisinde yetişmiş bürokratların mevcut birikimleri kısıtında ve IMF güdümünde ortaya konulmuş, her zamanki gibi piyasa ekonomisini algılayamamış bir programdır. Bu programın başarısı, ekonomiye vereceği her zarar için yurt dışından ne kadar yardım alabileceğine, başka bir deyişle, verdiği zararların bedellerini dünyaya ne kadar ödetebileceğine bağlıdır.