Tüketimi Kısıtlamak (!)

Türkiye, üretim odaklı piyasa geçmişi olan ve ne üretirse onu satmaya alışmış bir özel sektöre sahiptir. 1980 yılından sonra sınırları ticarete açılan ülkemizde, yukarıda sözünü ettiğim alışkanlıklarını devam ettirmek isteyenler engellediği için piyasa ekonomisi ve kültürü gelişememiştir. Dönüşümün gerektirdiği yeniden yapılanmaya, aynı kültüre sahip ve gücünü devlet oligarşisinden alan siyasiler de, bürokratlar da çok gönüllü olmamışlardır.

Piyasa ekonomisi; üreticilerin egemenliklerini tüketicilere devrettikleri ve devletin üretici egemenliğinin oluşmasında ve korunmasında paydaş olma olanağının bulunmadığı bir düzendir. Bu düzende egemenlik tüketicinindir. Tüketici en iyi ürün ve hizmeti talep etme hakkına sahiptir. Günümüzde tüketicilerin dünya ölçeğinde sahip oldukları seçme haklarını şu veya bu şekilde kısıtlamak, düşük rekabet düzeyinde yaşam standartlarını da düşürmek demektir. Bu nedenle, günümüzün sihirli sözü sadece “üretmek” değil, “dünya ölçeğinde tüketilebilecek olanı üretmek”tir. Yabancı ürün ve hizmetlerin, ÖTV’lerle, yüksek KDV’lerle, fonlarla tüketiminin caydırıldığı değil, aksine kısıtlanmadığı bir pazarda rekabet üstünlüğü sağlayacak ürün ve hizmetleri üretmek demektir.

Türkiye, gelişmiş ülkelerin aksine uluslararası rekabeti sınırları içerisinde göğüslemek cesaretini gösterememiş ve piyasalarını serbestleştirememiştir. 1980’li yıllarda özelleştirme projesini yürürlüğe koyan ve halen sonuçlandıramayan bir ülke olarak tarihe geçmiştir. Piyasaların tavizlerle ya da vergilerle yönetileceği zannedilmiş ve tüketicilerin egemenlik haklarına sürekli müdahale edilerek bugünlere gelinmiştir. Bu davranış modeli ısrarla sürdürülmektedir.

Piyasa ekonomisi kendi sonuçlarını denetleme yeteneğine sahip bir sistemdir. Denetim mekanizmaları geliştirilmiş sistemin amacı rasyonel sonuçlar elde etmektir. Gücünü sokaktaki adamdan yani tüketicinin egemenliğinden alır. Devlet, sistemin haksız rekabeti önlemek ve rekabet düzeyini yükseltmek için çaba gösteren parçasıdır. Devlet bu görevini doğru yaptığı sürece ekonomi sağlıklı büyür.

Bizim gibi gelişmekte olan ya da yeterince gelişememiş ülkelerin sınırları ticarete açılınca sözde var olan makro dengeler bozulur. İthalat yükselir, cari açık artar, açık pozisyon riski yükselir. Bu geri kalmış bir ekonominin gerçeklerle yüzleşmesidir. Dünyaya fason çalışan, markaları olmayan, turizm kaynaklarını doğru kullanamayan bir ülkenin ekonomisi ihracatla büyümez. Cari fazla yaratmanın ya da cari açıktan korkmamanın yolu rekabet üstünlüğü olan sektörlere sahip olmaktır.

Bu sütunlarda, enflasyonun bir sonuç olduğunu ve sonuçlarla doğrudan mücadele edilemeyeceğini, enflasyon mu, büyüme mi sorusunun yanlış olduğunu defalarca yazdım. Şimdi de cari açığın bir sonuç olduğunu ve bu sonucu doğuran nedenler ortadayken, cari açıkla doğrudan mücadele edilemeyeceğini yazıyorum.

Devaülasyonla ülkeyi fakirleştirme pahasına cari açığı kağıt üzerinde kapatmayı önerenlerin, ithalata yöneliyor diye tüketimi kısmaya çalışanların, yaklaşık elli yıldır başvurup sonuç alamadıkları sözde yöntemlerle ne yapmak istediklerini kendilerine sormak gerekir ?

Ülkeyi rekabetten alıkoyamayacağınıza göre kısa sürede yeniden ortaya çıkacak aynı sonuçlarla yaşamayı öğrenmek gerekir. Yaşadıkça ve rekabet ettikçe üstün gelinecek bir ekonomik süreci idari tedbirlerle değiştiremez, sadece maliyetini arttırarak geciktirirsiniz. Türkiye’nin elli yıllık gecikmesinin maliyeti ortadadır. Piyasa kurallarını uygulamakta çekince göstermeyen, güven ortamını zedeleyecek davranışlardan kaçınan, finans ve reel kesimde yapısal reformları gerçekleştiren Türkiye’nin, cari açıktan ve zamanla normalleşecek olan hızlı büyümeden korkması yersizdir. Türkiye ekonomisinin uzun bir süre ithalata dayalı olarak büyüyeceği de açıktır.

Yerleşik ve geçerliliğini yitirmiş doğrularımızdan kurtulmayı başararak dünyaya bakabilecek olursak, sağlam zeminde büyüyen ülkelerde cari açıkların gündeme gelmediğini görürüz. Türkiye’nin sorunu cari açık değil, cari açığını gündeme getiren kaygan zeminidir. Ne yazık ki, Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları henüz çözülememiştir.

Sağlıklı büyüme zeminini kurgulamakta, iyinin kötüyü ayıkladığı bir bankacılık sektörü oluşturmakta, finansal sermayelerin reel sermayeye dönüşmesi için verimli ve kar’lı bir reel sektör yaratmakta, devlet tekellerini kırmakta, özelleştirmeleri gerçekleştirmekte, doğrudan yabancı sermayeyi çekmekte ne yapacağını bilmeyen bir ülkenin, cari açığını da korkulacak bir olay haline getirmesi doğaldır. Tüketimi özendirmeye ve ekonomiyi büyütmeye ihtiyacımız olduğu bir dönemde, şimdi herkes cari açıktan korkmaktadır.

Türkiye’nin önündeki engel zihinlerdedir ve öyle görülüyor ki kırılması da kolay değildir.