Sömürgecilik Bitmez, Haritası Değişir

Sömürgecilik, dünya var oldukça varlığını sürdürecektir. Güçlülerin zayıfları sömürme isteği, kaynakların kıt olmasının sonucudur. Kıt kaynakları kendi lehine kullanma arzusu ve yeteneği güç kullanmayı da beraberinde getirir. Bu nedenle, dünyanın coğrafi haritası yanında her zaman bir “güç ve sömürge” haritası vardır. Her iki harita da gönüllü ya da gönülsüz sürekli değişir. Güç ve sömürge haritasına bakıldığında, liderliklerin ve güç kullanma yöntemlerinin de değiştiği kolayca gözlemlenir.

Her dönemde güçlü ülkelerin güçsüzleri bir sistem içerisinde sömürdükleri realitedir. Sömürgecilik düzeni olarak da adlandıracağımız sistem, dünyadaki teknolojik gelişmelere bağlı olarak sürekli farklılaşmaktadır. 2000’li yılların sömürgecilik düzeni de küreselleşmenin etkisinde farklılaşmıştır.

Küreselleşme, teknolojinin dünyayı küçültmesi sonucunda, güçlü ülkelerin davranış kalıplarının evrenselleşmesini sağlamıştır. Küreselleşmenin, zihinleri etki altına alırken ulusal sınırları gözetmediği doğrudur. Ancak, uluslararası ortak değerler yaratmak için ulusal çıkarların göz ardı edildiği ve ulus devlet anlayışının yok olduğu kocaman bir yanılgıdır.

Uluslar, kendi çıkar ve egemenlikleri için dünyayı paylaşmaya devam etmektedirler. Küreselleşme, dünyayı siyasi ve ekonomik açıdan kontrol etmek ve kaynakları kendi lehine kullanmak isteyen güçlü ülkelerin sürekli alt yapısına yatırım yaptıkları bir araçtır. Başka bir deyişle, her ülkenin parçası olmaya çalışarak etkinleşmesine katkıda bulunduğu küreselleşme, güçlü ülkelere daha fazla hizmet etmektedir.

Güçlü ve gelişmiş ülkeler uzun yıllar zihinlere yatırım yaparak, dünyanın her yerinde temsil ettikleri değerlere sahip olmak isteyen taraftarlar yaratmışlardır. Az gelişmiş veya  gelişmemiş ülkelerin vatandaşları, ya hiç görmedikleri batı ülkelerinde, ya da batılı gibi yaşamayı arzu eder olmuşlardır. Bu arzunun yarattığı baskıya en radikal kapalı rejimler dahi dayanamamıştır. Ülkelerin sınırları, birer ikişer ticarete ve batı değerlerine açılmışlardır. Güçlü batılı ülkelerin egemen olmaya çalıştıkları “özgür ülkeler” adını verdikleri coğrafyanın ortak siyasi rejimi demokrasi, ekonomik rejimi ise pazar ekonomisidir.

Yaklaşık elli yıldır, gelişmiş batı ülkelerinde yaşamak, eğitim görmek, aynı havayı solumak, onların giydiklerini giymek, yediklerini yemek isteyen, ülkeleri farklı ama davranışları aynı insan kitlesi sistematik olarak yaratılmıştır. Türkiye’nin de yer aldığı ve daha etkin olmak istediği özgür ülkeler coğrafyasının sınırları sürekli genişlemektedir. Bu coğrafyanın yönetimi G7’ler (kimine göre G8) tarafından paylaşılmaktadır.

G7 ya da G8’lerin aralarındaki işbirliği, birlikte hareket etmelerinin, kendi başlarına hareket etmelerinden daha fazla ulus çıkarlarına hizmet etmesi halinde sürmekte, aksi durumlarda işbirliği yerini çatışmaya bırakmaktadır. Irak savaşında Fransa ve Almanya ile ABD arasında görünen uyumsuzluğun arkasında yatan neden ulusal çıkarlarının çatışmasıdır.

Türkiye’nin yer aldığı özgür ülkeler coğrafyası içerisindeki AB ve benzeri bütünleşmeler, sonuna kadar ulusal çıkarlarımızı gözeterek sinerji arayacağımız, dinamik ve değişime aday oluşumlardır. ABD’nin rakipsiz askeri gücünü özgür dünyanın sınırlarını genişletmek için kullanmasının nedeni; söz konusu sınırların genişlemesinin ABD çıkarlarına daha fazla yarayacak olmasıdır.

Dünyanın güç ve sömürge haritasını yeniden tasarlama hakkını kendinde gören ABD’nin, önce kendi, sonra diğer özgür ülke halklarının desteğine ihtiyacı vardır. ABD’ yi terörden daha çok korkutan, Amerikan değerlerini tüketen toplumların desteğini yitirmektir. Çünkü, ABD gücünü, sahip olduğu askeri olanaklardan değil, temsil ettiği değerlere olan talepten almaktadır. ABD yönetiminin içinde bulunduğu en önemli sorun; temsil ettiği değerlerin arkasında yatan felsefeyle, Irak harekatının çelişiyor olmasıdır. Zihinlerdeki Amerika markası yara almaktadır.

Türkiye’nin ekonomide, siyasette ve askeri alanda taşeron ülke konumundan çıkması başka bir deyişle, mevcut güç ve sömürge haritasındaki işgören konumundan işveren saflarına geçmesi gerekmektedir. Bu olgu, Türk halkının en çok kendi ülkesinde mutluluğu ve refahı elde ettiğine inandığı ve diğer ülke vatandaşlarının Türkiye’de ya da Türkler gibi yaşamak istediği zaman gerçekleşecektir. Türk markalarına  iltifat edilmesi Türkiye’nin yerinin değiştiğinin işaretleri olacaktır.