Piyasa Demokrasisi

Piyasa demokrasisinde egemenlik kayıtsız şartsız tüketicinindir. Tüketici egemenliği de, çağdaş hizmet seviyelerine sahip olabileceği olanakların kendisine ne ölçüde tanındığı ile ölçülür. Bir ülke insanının herhangi bir ürün ya da hizmetten haberdar olup olmaması ile başlayan ve elde edebilme koşullarına kadar uzanan farklı mesafeler egemenliğin görece ölçütleridir. Örneğin, bir ülke insanının herhangi bir ürünü elde etmek için ödediği bedel, bir başka ülke insanının aynı ürüne ödediği bedelden yüksek ise, söz konusu ülkenin tüketicisi tutsaktır ve ekonomisi insanına diğeri kadar hizmet etmiyordur. Türk tüketicisi örnekte olduğu gibi, henüz parasının karşılığını alabilen bir dünya tüketicisi olmamakla beraber, 80’li yıllardan itibaren ekonomide yaşanan değişimin de mimarıdır. Devletin çağdaş ülke olma adına imzalayıp uygulamaktan kaçındığı “piyasa demokrasisi” ni uygulatacağı da açıktır.

Türkiye, dünyanın etkin kesimi ile eşanlı olarak değişimi gerçekleştirebilen bir ülke olamamıştır. Tüm zamanlarda birinci lige aday olan, bu nedenle siyasal ve ekonomik yaşama ait hemen tüm evrensel anlaşmalara imza koyan, ancak uzun süreler bunları uygulamayan bir ülke olarak, ne yazık ki “idare lambasından bugünlere gelirken” elde ettiği diploma az gelişmişlik olmuştur.

1929 buhranından sonra, Keynes’in sadece kriz dönemlerinde bazı süreçleri kısaltacak bir mekanizma olması düşüncesiyle devlete verdiği misyon, daha sonraları verilmeyen ödevleri de üstlenen bir devlet oligarşisine dönüşmüştür. 1930’lu yıllardan itibaren makro ekonomik tedbirler adı altında tüketici adına karar verme alışkanlığı, devletin kararlarına endeksli bir özel sektör yaratmıştır. İçe kapanan ekonomilerin o yıllardaki “yerli malı yurdun malı” modası, devletle ortak hareket eden özel sektörü de giderek devletin kararları üzerinde etkili olacakları bir ortam oluşturmaya yöneltmiştir. Söz konusu ortamın maliyetlerini de tüketiciler ödemiştir.

Özel sektör, yerli sanayii geliştirme adına üretmeye aday olduğu ürün ve hizmetler için koruma talep etmiş ve gümrük duvarları ile tüketiciler sınır ötesi emsallerinden uzak tutulmaya çalışılmıştır. İhracat yapması gerektiğinde de satacağı ürüne iç pazar fiyatları ile alım yapacak bir alıcı bulamadığından yine devletten yardım talep etmiş ve döviz sağlama adına subvanse edilmiştir. Dolayısıyla, hem iç hem dış pazarın ek maliyetlerini tüketiciler ödemiştir. Bu uygulamalar, batılı ülkelerde 1950’li yıllara, Türkiye’de ise günümüze kadar devam etmiştir.

1950’li yıllarda tüketici egemenliği aleyhine yaşanan beklenmeyen gelişmeler özellikle batılı ülkeleri rahatsız etmiş ve Türkiye'nin de yer aldığı "komşuna karşın kalkınma heveslerini yararsız bulan", açık ekonomiyi öneren bir çok organizasyon ve anlaşma (WTO, GATT vb) yürürlüğe girmiştir. Günümüze kadar ticari sınırları giderek daha fazla ortadan kaldıran yeni anlaşmalar ile bu anlaşmalara birbirlerinden farklı uyum gösteren ekonomiler birlikte gelmişlerdir.
En fazla uyum gösterenler bugün gelişmiş ekonomilere sahip ülkeler olarak tanımlanmaktadırlar. Kısaca, “idare lambasından bugüne geldikleri yer” bizimkinden farklıdır.

Söz konusu anlaşmaların temeli piyasa demokrasisinin uygulanması ve geliştirilmesi üzerinedir. Türkiye uzun yıllar çağdaş yaşam standartlarından uzak tutmayı başardığı tüketicisini bugün kontrol edememektedir. Küreselleşme bu olanağı ortadan kaldırmış, iletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesi ile bilgi tedariği önündeki zincirler kırılmıştır. Ancak, kaybedilen süre Türkiye’ye pahalıya mal olmuş, markası ve teknoloji yaratma gücü olmayan kısaca, bilgi sermayesi oluşmamış küçük ölçekli bir ekonomi ortaya çıkmıştır. Türk şirketlerinin uluslararası rekabet için bilgi ve imaja sahip gelişmiş ülke orijinli şirketlerle işbirliği yapmaktan başka seçenekleri yoktur. Bugün, Türkiye için yeni, dünya için yaklaşık 40 yıllık bir slogan geçerlidir: Yerli malı dünya malı, dünya malı yurdun malı.

Devletin imzaladığı anlaşmalara uyumlu olarak “piyasa demokrasisi”nin üç temel taşını süratle oluşturması ve piyasaları gerçek sahibi olan “tüketici”ye emanet etmesi gerekmektedir. Birincisi, rekabet kurulunun yetkin kılınmasıdır. Bu sayede, haksız rekabet önlenecek, piyasalar tüketici adına güvence altına alınacaktır. İkincisi, özelleştirmelerin sektör ayırımı gözetmeden süratlendirilmesidir. Bu sayede, devlet ticaretten çekilecek ve irrasyonel kazanç arayışları piyasalarda zemin bulamayacaktır. Üçüncüsü, Gümrük Birliği’nin tüm koşullarıyla uygulanarak ticari sınırların ortadan kaldırılmasıdır. Bu sayede de, tüketicinin ulaşabileceği hizmet seviyesi yükselecek ve rekabet düzeyi de aynı oranda üreticileri zorlayacaktır.

Hükümetin bugün reform olarak sunduğu vergi yasaları olsun, enflasyonu önleme yöntemleri olsun, piyasa demokrasisi ideolojisine uyumlu değildir. Bu nedenle, pazar ekonomisi öngören bir programın ürünleri olarak takdim edilmemelidir. Yukarıda açıkladığım temel taşlar oluşturulmadıkça, mevcut araçlar farklılaştırılsa da değiştirilmek istenen sistemin ürünleri olmaya devam eder.

Bir ülkenin ekonomik ve siyasal yaşamında liderler sürekli değişebiliyorsa, her iki sahadaki rekabet düzeyinin bireyden yana olduğu sonucu çıkartılabilir. Aksi yönde bir gözlem ise liderlerden yana olduğunu ifade eder. Oysa, sistemlerin her iki sahada da eksik rekabet ortamı yaratmak isteyen liderlere meydanı bırakmaması gerekir. Ekonomik yaşamda piyasa demokrasisi ve siyasal yaşamda da özgürlükçü demokrasi beraber oluşan, birbirlerini besleyerek yaşayan ve birlikte gelişen sistemlerdir. Her ikisinde de egemenlik kayıtsız şartsız bireyindir.