Ölçek Ekonomisi

Ekonomide ölçek, uzun süre matematik sonuçları açısından verimlilik ile eş değerli anılan bir kriter olmuştur. Yüksek bir kapasiteye hükmediyorsanız, hem birim başına düşen sabit gider paylarınız küçülecek, hem de alım ve satımda pazarlık gücünüz yüksek olacaktır. Ön koşul kapasitenin kullanılabilir olmasıdır. Başka bir deyişle, ölçeği ne olursa olsun sahip olduğunuz üretim kapasitesinin çıktısı, rekabet üstünlüğüne sahip bir ürün ya da hizmet olmalıdır.

Günümüzün çok süratli değişen rekabet koşullarına şirketler esnek organizasyonlarla uyum sağlamaktadırlar. Bu nedenle, marka sahipleri araştırma ve geliştirme gücünü ellerinde tutmaya, üretimi ise olabildiğince dışarıda gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu perspektiften bakılınca, marka sahiplerinin üretim yapmaları gereksiz ve verimsiz, marka sahibi olmayanların da büyük ölçeklerle kendi bünyelerinde üretim yapmaları riskli girişimlerdir. Kısaca, salt büyük bir ölçeğe sahip olmak, şirketler için avantaj sağlayan bir kriter değildir. Bu durumun bir avantaj olabilmesi için, bir çok koşulun aynı anda gerçekleştirilmiş olması gerekir.

Pazara yeni ürünler sunan marka sahipleri, üretimlerini bu yönde eğittikleri fason üreticilere yaptırırlar. Sipariş almak için yarışan fason üreticilerin de, söz konusu üretimleri yan sanayii ile paylaşmaları gerekir. Bu rol dağılımı adı geçen her kesim için optimaldir. Bu durumda, marka sahipleri kendilerine fason üretim yapabilecek üretici ağı ve ölçeğin büyüklüğü ile, fason üreticiler de örgütledikleri yan sanayiin niteliği ve ölçeği ile övünebilirler. Aksine, Marka sahibi doğrudan üretim yapıyorsa, fason üreticiler yan sanayii (out-server) kullanmıyorsa, bu davranışlarla ortaya çıkacak büyük ölçekler ise övünülecek değil kaçınılacak boyutlardır.

Kısacası, sahip olduğunuz veya hükmettiğiniz ölçeğin pazardaki konumunuzla birlikte değerlendirilmesi gerekir. Türkiye’de bir çok sektörde yaşanan zorlukların ana kaynağı, kuruluşların fason üretici olmalarına karşın büyük ölçekli entegre tesislere sahip olmalarıdır. Bu kuruluşların, ticari sınırları giderek açılan ve tüketicisi globalleşen Türkiye’de, kısa sürede marka sahipleri ile sinerji yaratan ortaklıklara gitmesi ya da teklif eden (varsa) marka sahiplerine tesislerini satmaları gerekir. Aksi takdirde, söz konusu kuruluşların global markalarla rekabet edebilecek kendi markalarını yaratmaları zorunludur.

Global marka yaratmak kulağa hoş gelen ancak, bugün için herhangi bir Türk şirketinin kolay elde edebileceği bir sonuç değildir. Başarısızlık halinde, marka yaratmaya harcanan süre ve bedel dışında, yukarıda saydığım tekliflerin yinelenmemesi riski de mevcuttur. Daha açık söylemek gerekirse, bugün Türkiye pazarına girerken ortak arayan marka sahiplerinin, giderek uluslararası pazar koşullarına uyum sağlayan bir ülkede, mal satmak için yerli ortaklara ve onların sahip oldukları yerel asetlere ihtiyaçları kalmayacaktır. O gün marka yaratmayı başaramamış olan yerli üreticilerin, bugün önerilen oranlarda ortaklıklar yapmaları ya da tesislerini bugün önerilen bedellere satmaları söz konusu olmayacaktır. Sahip oldukları ölçek ile övünen kuruluşlarımıza, yine sahip oldukları pazar konumlarını da aynı anda gözden geçirmelerini öneririm.