Off-Shorezede Subvansiyonu

Geçtiğimiz hafta hükümet 4 bin 281 off-shore hesap sahibine, kişi başına 20 Milyar TL olmak üzere toplam yaklaşık 140 Milyon dolar ödeme yapılacağını ilan etti. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunda bu miktarda bir kaynak olmadığı için, Bankalar Kanununa göre bankalar gelecek ödemelerine mahsuben fona avans verecekler. Kısacası, devlet kendisine hiçbir getirisi olmayan, her türlü vergi ve kesintiden muaf kıyı bankalarına yatırılan bu paraları hesap sahiplerine ödeyecektir.

Başka bir gözlükle açıklayalım: Mevduat sahiplerine sunulan seçeneklerden off-shore hesaplara para yatırmak dışında kalanların hemen tamamı, devlet güvencesinde ve getirileri off-shore alternatifine göre daha düşük olanlardır. Bazı yatırımcılar daha yüksek getiri elde etmek amacıyla off-shore hesapları tercih etmişlerdir. Bu tercihlerini yaparlarken getirileri yanında üstlendikleri riskleri de anlatan sözleşmeler (sözleşmeler yapılmadıysa bankalar suç işlemiştir) imzalamışlardır. Tabii, Türk insanının bir sözleşme imzalarken olumsuz yanlarını hafifletecek sözlü beyanlarla ne kadar çabuk dolduruşa geldiği hepimizin malumudur. Ne olursa olsun sonuçta, devlet garantisi olmayan bir yatırım yapmışlardır. Bazı yatırımcılar da aksine daha çok gelir yerine daha güvenli yolları tercih ederek off-shore hesaplara para yatırmamışlardır. Böylece, bankaları batsa dahi paralarını kaybetmeyeceklerdir. Diğerleri ise, bankalarının batması halinde paralarını geri alamama riskini göze almışlardır.

Devlet  yukarıdaki kararı ile riski göze alamadığı için daha az kazanca razı olanlar ile tasarruf yapacak birikimleri dahi olmayan vatandaşların vergilerini kendilerinin rızası dışında cebren off-shorezedelere tahsis etmektedir. Off-shore hesap sahipleri bankalarının batmasına karşın paralarının 20 Milyarını alacaklardır. Off-shore hesaplara para yatıran mağdurları yeterince bilgilendirmemek, bankalar tarafından uyarılıp uyarılmadığını denetlememek, bankalara el koyarken bu gibi olası sorunları önceden gözetmemek ve daha sonra da halkın parasını kendi hatalarını tamir etmek uğruna bu şekilde harcamak yüce divanlık bir suç değil de nedir?

Türkiye, ben yaptım oldu yönetimlerine daha ne kadar mahkum olacaktır? Başka bir örnek vaka da SEKA arazisidir. Sn. Mesut Yılmaz’a yüce divan yolunu açan davranışın benzerleri daha önce de yaşanmıştır. Burada suçlanması gereken bana göre Sn. Yılmaz değil, yabancı sermaye çekmek için tercih edilen anlayıştır. Türkiye sözde serbest pazar kuralları ile yönetilen bir ekonomiye sahiptir. SEKA arazisinin bir yabancı yatırımcıya bedelsiz verilmesinin idare hukukundaki yerini bilmem ancak, daha önemlisi imtiyaz sahibi kurum lehine haksız rekabet ortamı yaratacak olmasıdır. Üstelik sözü edilen olay olurken Türkiye’de Rekabet Kurulu adı altında görevini kimsenin anlayamadığı bir kurum da mevcuttur. Öncelikle, Rekabet Kurulu bu davranışı serbest pazar ekonomisi kurallarına aykırı olduğu için önlemeli ve gerekirse siyasileri kendisinin varlık nedeni olan pazar ekonomisi konusunda aydınlatmalı ve eğitmelidir. Aksi takdirde, hem daha önce yatırım yaparken benzeri imtiyazlar tanınmayanlara haksızlık edilmekte, hem de bundan sonra yatırım yapacaklara irrasyonel olan bu yol açılmaktadır. Bana göre yargılanması gereken Sn. Yılmaz değil, görevini yerine getirmediğini zannettiğim Rekabet Kurulu ve halen süregelen korumacı anlayıştır. Yine yukarıda yüce divanlık suç olmalı dediğim off-shorezede ödemeleri için de aslında suçlanması gereken bugünki karar vericiler değil, bir şeyleri kurtardıklarını zannettiren anlayış ve devam eden bilgisizlik sürecidir.

Türkiye ne yazık ki ekonomiyi halen siyasilerin zekasıyla yönetebileceği bir olgu olarak algılamaktadır. Örneğin, turizm sektöründe yaşanan zorlukların temeline inmek yerine yeni kaynak aktarımları ile sorunlar büyütülmektedir. Aynı davranışları tekstilde, otomotivde ve diğer sektörlerde de hiç geçmişten ders almadan sürdürmeye devam etmektedirler. Eğer ekonomi yöneticilerin yönetebileceği bir bilim dalı olsa idi, tanrı bu zekayı sadece bizlere vermeyeceğine göre tüm ülkeler bugün gelişmiş olurdu. Oysa, gelişmiş olanlar ekonomiyi kuralına göre oynayanlardır. Doğal süreç içerisinde oluşmayan bir alış-veriş ortamını teşviklerle kuramazsınız. Sizin tabiat harikası sahillerinizin olması bu yörelere yapılacak otellere müşterilerin akın etmesine yetmez. Aksine, yapay olarak yaratmaya çalıştığınız bu oluşumun götürüsü, getirisinden çok olur. Olması gereken, bu sahillerin yatırım yapmaya elverişli olduğunun doğal sürecinde kabul görmesidir. Bu takdirde, yatırımcılar kendiliğinden buraya yönelecek ve verimli sonuçlarda bu girişimleri takip edecektir. Aralarında iyi yönetilemeyen bir girişimin yerine de yenisi gelecek ve olumsuz girişimi yaşatmak gibi bir zorunluluk halkın sırtına yüklenmeyecektir. Bu örneği sözde korunan tüm sektörlere simule edebilirsiniz.

Türkiye’nin rasyonel alışveriş süreçlerinin oluşabilmesi için piyasalara müdahaleden kaçınmak yerine, bu süreçleri düzenleme hevesi dış ticaretine de yansımaktadır. Bu anlayışla yürütülen Türki Cumhuriyetleri politikamız da nihayet beklenen olumsuz sinyalleri vermektedir. Bugüne kadar aldığımız işlerin ve yürüttüğümüz ticaretin temelinde daha çok hamasi kardeşlik öyküleri ve devlet güdümlü ilişkiler vardır. Bu işbirliğindeki yerimiz de, er ya da geç daha rasyonel çıkar ilişkilerine yönelen yabancı ülke orijinli şirketlere geçecektir.

Bir örnek de yeni ekonomiden verelim: Bugün Türkiye özellikle internet üzerinden digital servisi en pahalı olan ülkelerden biridir. Telekomun özelleştirilmesi geciktikçe de bu durum devam edecektir. Telekom fiber optik altyapıyı tamamlamadığı için bu servis özel sektör kanalı ile münferit olarak akıl almaz fiyatlara verilmektedir. Burada örnekler vererek adresler göstermeye niyetli değilim ancak,  bugün neredeyse bedava olan internet aboneliği için düne kadar ne paralar ödendiği de ortadadır. Benim “tüketicinin korunmasıyla” ilgili geçmiş yazımda belirtmeye çalıştığım ve Rekabet Kurulu’nun öncelikli görevleri arasında saydığım, var olan hizmetlerin ve bedellerinin dünya standartlarında olup olmadığının sorgulanmasıdır. Bu şekilde, yeterli yerel rekabet düzeyi oluşmadan da tüketici korunabilir. Ne yazık ki bizde tüketiciyi koruma adına yapılan, vaad edilenlerin niteliklerinin değil, uygulamalarının ( o da şikayet varsa) sorgulanıyor olmasıdır.

Kısacası, Türkiye’de istenen sokaktaki adamın başı önde verilen her rolü oynamasıdır. Oysa, ekonomiyi yöneten de yönetecek olan da başı önündeki sokaktaki adamdır. Anlaşılan, daha uzun bir süre sokaktaki adamın başını önünden kaldırmasını bekleyeceğiz.