Marka, Yeni Ürün Geliştirme Özgüvenini Sağlar

Tüketici, yeni ürünü marka sahibinden bekler. Markası olmayanlar yeni ürün geliştirmek isterlerse, tüketicinin beklemediği bir ürünü pazara sundukları için satamazlar. Kısacası, yeni ürün geliştirmek, yeni moda yaratmak, tüketiciler tarafından marka sahiplerine verilmiş haklardır.

Marka sahibi ile tüketici arasındaki bu kontrat, tüketicinin en sağlam yeri olan beyninde ve kalbinde saklıdır. Benzetmek gerekirse, sadece marka sahipleri tüketicilerin beyinleri ve kalplerinde satın aldıkları arazilere inşaat yapabilirler. Taşeronlar ise marka sahiplerinin izni olmadan yapamazlar. Bu nedenle, Türkiye’de üreticiler ya marka sahiplerine fason üretim yaparlar, ya da marka sahiplerinin pazara sunduğu yeni ürünlerin patentlerini alarak (!) benzerlerini üretirler.

Tüketicilerin globalleştiği açık ekonomilerde fason üreticilerin işleri zordur.  Global tüketicilerin haberdar olduğu ürünler son versiyonlardır. Dolayısıyla, fason üreticiler marka sahiplerine de çalışsa, benzerlerini de üretse, sürekli tesislerini yenilemek ve yeni lisans bedelleri ödemek zorundadırlar. Diğer yandan, her iki halde de marka sahiplerinin fiyatlarına ulaşamadıkları için onların sağladığı katma değeri elde edemezler. Tabiri caizse, pazarın kaymağını yiyemezler.

Türkiye’de uluslararası pazara yeni ürün sunma özgüvenine sahip üretici yoktur. Türkiye’deki üretim tesislerinde, tüketicinin yeni ihtiyaçlarını yaratacak sürece odaklanmış AR-GE değil, yaratılmış talebin karşılanmasından pay almaya aday AR-GE söz konusudur. Bu nedenle, ülkemizde teknoloji üretilmez, satın alınır. Türkiye, kendi sınırları içerisinde rekabeti geç öngörmüş olmanın bedelini ödemektedir. Hem ihracatta, hem turizmde kurla rekabet etmeye çalışan anlayışın direnmesi, bu bedelin ödenmeye devam edeceğini de göstermektedir.

Türkiye’nin bugün de olduğu gibi her dönemde başlıca sorunu, teşhisi doğru koyacak kadrolarla yönetilememiş olmasıdır. Kısa dönemli çözüm baskıları altında ezilen yürütme erki, ilk defa uzun soluklu kararlar alabilecek tek parti iktidarının elindedir. Üreticinin rekabet gücünü engelleyen maliyetlerle, devlete sırtını dayayacağı teşvikler devam ederse, nedeni sadece bilgisizlik olacaktır.

Türkiye’nin dış satımdan para kazanabilmesi, kendi markalarını yaratmasına bağlıdır. Üreticiler, öncelikle kapalı ekonomi döneminde ürünlerine tutsak ettikleri, daha sonra  özgür rekabet ortamında kaybettikleri tüketicileri yeniden kazanmalıdırlar. Kısacası, kendi ülkelerinde marka olmayı başarmadan, uluslararası pazarlarda hayal peşinde koşmamalıdırlar. Türkiye pazarına yeni ürün (!), yeni teknoloji sunabilen bir üretici uluslararası pazarda rekabete hazır demektir. Aksi takdirde, marka ürünlerin benzerlerini marka zannettiği isimlerle pazara sunanların uluslararası pazarlardan pay alma hevesleri boş birer hayaldir. Ne yazık ki, mevcut örneklerin hemen tamamı bu kolaycılığın peşinde paraların sokağa atıldığı girişimlerdir.