Korunan Sektörler Dibe Vuruyor

Türkiye’de tarım sektörünün geri sayımı korunmaya alındığı zaman başladı. Tarım Satış Kooperatifleri ya da Birlikleri, üretici ile pazar arasında köprü olmak için üreticilerin bir araya getirilmesi ile kuruldular. Devlet, başlangıçta söz konusu birliklerin kurulmasına sadece önayak oldu. Birliklerin temel misyonu, pazar bilgilerini, öngörülerini üreticilere aktarmak, sağlıklı öngörülere yatırım yapacak olan üreticilere de hammadde, malzeme ve kredi temini konularında yardımcı olmaktı. Kısacası, üreticilerin pazara entegre olmalarını sağlamak için kuruldular. 

Ne yazık ki aradan geçen sürede birlikler, üreticilerin satış kooperatifleri olmaktan çıktı, devletin alım kooperatifleri haline geldi. Neyin satılıp, satılamayacağı ile ilgilenmek ödevi ortada kaldı. Birlikler satamayacağı ürünleri almaya, üreticiler de satılamayacak ürünleri üretmeye devam ettiler. Giderek yapılan iş ticaret olmaktan çıktı. Üreticileri verimsiz bir kesim haline getiren birliklerin tasfiyesi her geçen gün daha güçleşti. Devlet alımlarına bağımlılığı artan üretici kesimin de pazarlık gücü her yıl daha azaldı. Sonuçta ülkenin parasını sokağa atan birlikler sayesinde rekabet gücü zayıflayan bir tarım kesimi yaratıldı. Basit açıklaması, birlikler başarısız birer satış aracı olduklarını anladıklarında misyonlarını gözden geçireceklerine, aksine verimsiz birer kaynak aktarma aracı olmaya devam ettiler. Türkiye’nin siyasi kültürü ve felsefesi bu tercihi güdümledi. Rekabetten uzak, kendine güveni olmayan ve birliklerin vereceği taban fiyatlarına mahkum olan tarım sektörü, korumacı zihniyetin ürünü olarak dibe vurdu.

Türkiye’nin en çok ümit vaat eden turizm sektörü de aynı zihniyetle doğmadan öldü. Üstün zekalı yöneticilerimiz ülkemizin sahillerine bakınca bir turizm sektörü yaratmaya karar verdiler. Turistler kapımızda sabahlamadıkları için, doğal süreçte böyle bir sektör oluşmamıştı. Dolayısıyla, turizmi bilen girişimciler de yoktu. Varsın olmasındı. Teşvik ve krediyi verdin mi herkes anasından doğma turizmci oluverirdi. Gerçekten de teşvik görenler, krediyi bulanlar tesisleri diktiler. Sıra tesisleri işletmeye gelince, koca tesisleri yapanlar işletmeyi mi beceremeyeceklerdi? buna da soyundular. Turist getirmek için ne diye elin adamı ile anlaşacaklardı, kendi tur operatörlüklerini de kurdular. Hava yollarını bile kuranlar oldu. Reklamlar, tanıtımlar derken beklenmeyen(!) oldu ve turistler gelmedi. 

Tesislerin borçları diz boyu. Yok olan servetlere acele tanıdık bir isim bulundu; milli servet. Milli servet de çürümeye bırakılamazdı. Devlet yardımlarının ardı arkası kesilmedi. Fiyatlar düşürüldü, pazarlık gücü kırılmış işletmeler işi bilenlere bırakılmaya başlandı. İnanılmaz tavizlerle yabancı tur operatörleri ile anlaşmalar yapıldı. Ne var ki ekonomide yanlış başlangıçların faturaları çok ağır olurdu ve ne yapıldıysa fayda etmedi. Büyük olasılıkla her bir dolar turizm geliri ülkeye iki dolara mal olmaya başladı. Geliri patladıkça zararı artan bir sektör başka bir deyişle, korundukça batan bir turizm sektörü yaratıldı.

Hem tarım sektörümüze, hem turizm sektörümüze yazık oldu. Doğal alış veriş süreçleri içerisinde rekabete açılsalardı bugün ya da yarın ülkemiz adına dünyanın en güçlü sektörleri olmaya adaydılar.

Bir şeyleri koruduğunu zannederken yok edenler halen sahnedeler. Ben size iki sektörden örnek vermeye çalıştım. Korunan diğer sektörlere göz atın, ihracatınıza bakın, medya sektörüne bakın, tekstil sektörüne bakın, otomotiv sektörünüze bakın, diğerlerine bakın, korunan yörelerinizin durumlarına bakın, bir de dünyada korunmayan rakiplerinize bakın, sonra da devlete aman beni koruma diye yalvarın.

Mevduat garantisi nedeniyle dolaylı olarak korunan ve bu nedenle rekabetçi yapıları hakkında asla objektif verilere sahip olamadığımız bankacılık sektörümüzün fondaki örneklerine bakın ve ülkeye getirdiği milyarca dolar yükü düşünün.

Değerli okuyucularım, bir işletme istikbal vaad ederken zor duruma düşerse hisseleri el değiştirir ve aslanlar gibi yoluna devam eder. İşletmeye ve pazara dolayısıyla tüketiciye bir yük gelmez. Fatura işletmeye değil, kötü yönetimden sorumlu olan eski sahiplerine çıkar. Aksine, zor duruma düşen bir işletme istikbal vaad etmiyorsa ki alıcısı yoksa bu anlama gelir ve bu durumda devlete uğurlar olsun demek düşer. Sonuçta, pazara kambur olmuş verimsiz bir işletme yok olacaktır. Bundan sonra olacaklar işletme sahipleriyle, kredi verenlerin sorunudur. Bu duruma düşmüş bir işletmeye devlet yardım ederse, söz konusu danranışın ekonomik bir yanı yoktur. Böyle bir işletmenin ileri yaşamına da büyük bir olasılıkla yolsuzluklar ve irrasyonel davranışlar hakim olur. İşletmenin vereceği zararlar da kendisiyle sınırlı kalmaz, sektöre hatta boyutuna göre ülkeye de yansır.

Yapılması gereken piyasaların adaletine güvenmektir. Koruma, kurtarma edebiyatlarına kulaklarımızı tıkayıp, rekabet kurallarına uyarak hiç değilse 2000’li yıllarda serbest piyasa ekonomimizi sözde olmaktan çıkarmalıyız.