İflas Etme Olgusu

Ülkelerin yaşadıkları krizlerin faturaları vatandaşlara çıkar. Hiç kimse başka bir adres aramasın. Bugün yaşanan krizin de, yaşanacak olanların da faturası halka çıkacaktır. O zaman, vatandaşın krizler sonrası yapılanları ve yapılmayanları, her zamankinden daha titizlikle takip etmesi gerekir. Amaç, krizin etkilerini ortadan kaldırmak yanında yeni krizlere aday olmamaktır.

Ekonomik krizler genellikle finans sektöründe başlar ve giderek reel sektöre yayılır. Son kriz de böyle olmuştur. Finans sektörünün sorunları aşılmadan, reel sektöre çözüm üretmek sonuç getirmez. Bu nedenle, finans sektöründe makro denge arayışı, dolaylı olarak reel sektör için de öncelikli ve kaçınılmazdır. Benim daha önce eleştirdiğim, mikro çözümlere öncelik verilmemesi değil, mikro analizlerin eşanlı olarak yapılmamış olmasıdır. Bugün reel sektör için yapılmaya çalışılanlar, endişelerimde ne kadar haklı olduğumu göstermektedir.

Türkiye'de yaşanan krizlerin temel sorunu ekonomi bilgisinin yetersizliği ve siyaset yapma biçimidir. Finans sektörü ekonominin üstyapısıdır. Varlık nedeni, ekonominin altyapısı olan reel sektördür. Türkiye'nin bu anlamda bir finans sektörü hiçbir zaman olmamıştır. Cumhuriyet hükümetleri, piyasa ekonomisini sahaya indiremedikleri için bu entegrasyonu bugüne kadar kuramamışlardır.

Finans sektörü, iç borçlanma adına maksatlı kurgulanmıştır. Mevduat garantisi, dış kredi garantisi gibi piyasa ekonomilerinde olmayacak kefaletlerle pazarın doğası bozulmuş, iyi ve kötüyü ayırma yetkisi piyasaların elinden alınmıştır. Gelişmiş ekonomilerde olmayan mekanizmalar üretilerek, bankalara el koyulmuş ve iflas etme özgürlüğü engellenmiştir. Sokaktaki insanın takdirine bırakılmış olsaydı, fona devredilen bankalar batıracakları parayı bulamayacaklardı.

Devlet, iç borçlanma sürecinde, bankaları reel sektörden uzaklaştırmış, açık pozisyon risklerini gözetemeyecek kadar, kamu kağıtlarıyla tatmin etmiştir. İncelendiğinde, bankaların ortalama grup dışı şirketlere kullandırdıkları kredilerin, aktif toplamlarının yüzde on beşini geçmediği görülmektedir.

Ekonomik aklı olmayan politikalar iflas ettiğinde de devlet, zora giren bankaları fona almak zorunda kalmıştır. Görünen amaç, sermaye yapısı zayıflamış olan bu bankaları yeniden ekonomiye kazandırmaktır. Oysa, ekonomide, şirketleri rehabilite etmek yeteneği sadece piyasalara aittir. Mevcut yapısı ile piyasalarda kalmayı başaramayan bir kuruluşu, bu durumdan çıkar gözetmeyen hiçbir başka kurum rehabilite edemez. Fonda yapılan zararı büyütmektir. Bu nedenle, TMSF'ye alınan bankaların satış öncesi devlete neye mal olduklarının açıklanmasını vatandaş istemelidir. Bu operasyonun kendisine ne kadar pahalıya mal olduğunu gören toplum, bundan sonra ekonominin siyaset tarafından yönetilemeyen kurallarına daha duyarlı olabilir, popülist vaatlerin altındaki ekonomik aklı sorgulayabilir.

Reel sektöre gelince, finans sektöründen farklı olarak, kurtarma fonu olmamasına sevinirken, Sn. Kemal Derviş'i de üzülerek kendimize benzetmeye başladığımızı görüyorum. Yaşanan son krizin temel nedeni olan sürdürülemez iç borçlanma servisinin arkasında, değer yaratamayan, verimsiz bir reel sektör olduğunu da unutmayalım. Herkesin içine sindirmesi gereken gerçek, iflas etmenin önlenmemesi gereken bir olgu olduğudur. Reel sektörde, KOBİ'lerde böyle bir krizden sonra birçok şirketin kapanacağı açıktır. Bu nedenle, zora düşen şirketleri kurtarmaya yönelik rehabilitasyon fonu gibi piyasa dışı argümanları üretmek yararsız ve krizin fırsatlarını da yok etmek demektir.

Kriz sonrası yaşanmasından endişe edilen, işsizliğin büyümesi ve tüketim hacminin daralmasıyla ekonominin küçülmesidir. Bu olguyu verimsiz üretimleri finanse ederek ortadan kaldıramazsınız. Pazarında gelecek vaat eden kuruluşlar kendilerini yaşatacak, hatta eskisinden daha güçlü kılacak araçları, krediyi ve sermayeyi uluslararası piyasalarda bulabilirler. Bu araçlara uzanamayan kuruluşlar kaderlerine razı olmalıdırlar. Özel sektör hiç değilse bu krizle özelleşmelidir.

Devletin yapması gereken, doğrudan veya TOBB ya da başka kuruluşlarla reel sektöre yardım etmek değildir. Faizleri düşürerek finans sektörünü reel sektöre entegre etmek. Dolaylı vergilerle maliyet yaratarak rekabeti, KDV ile de tüketimi önleyen vergi sistemini düzeltmek. İhracatçının KDV iadelerini zamanında ödemek. Vergi dairelerinde bekleyen teminatlarını çözmek. Eximbank kaynaklarını uluslararası rekabetin ihtiyacı ölçeğinde (ne fazla, ne eksik) tahsis etmek. Ticari sınırları genişleterek rekabet çıtasını yükseltmek. Yerli ve yabancı sermaye ayırımı yapmadan eksik rekabet yaratacak davranışlardan kaçınmaktır.

Dünya Bankası ve/veya ilgili uluslararası kuruluşlardan elde edeceği fonları ise geçiş döneminde işsiz kalacak kesime doğrudan kullandırmalıdır. Örgütlü bir toplum olma trendini 1980 sonrası kaybeden Türkiye'nin sadece 800.000 işçisinin sendikalı olması bu işlemleri, sendikalı olmayan büyük kitle için zorlaştıracaktır. Türkiye, çiftçi kesiminde de envanter eksikliği nedeniyle doğrudan destekleme sorunları yaşamaktadır.

Ancak, doğru olan piyasaların iyi ve kötüyü ayırmasına engel olmadan sosyal sorunları önlemektir. Özel sektör sorunlarını kendi kaynakları ile çözmek zorundadır.