Gelir Dağılımında Adalet

Gelir dağılımında adaletin sağlanamaması, toplumsal barışın bozulmasının ve sosyal dokunun kırılmasının başlıca nedenidir.

Gelir dağılımında adil paylaşımın parametreleri; fırsat eşitliği ve serbest rekabettir. Ancak, kaynak aktarılmadan da sorun giderilmez.

Sermaye ve kazanç yaratmakla ilgili haksız rekabeti önlemek ve fırsat eşitliğini sağlamak; kaynak aktarımıyla ilgili fırsat eşitliğinden faydalanamayanları (hastalık, sakatlık, yaşlılık ve işsizlik gibi) gözeten sosyal politikalarla dağılımı düzenlemek, başlıca Devletlerin görevidir.

Devletlerin, denklemin neresinde olduğunu ve Misyonunu belirlemek için tercih edilen ekonomik yapılanmanın (planlı ekonomiler veya rekabetçi piyasa ekonomileri gibi) önemi büyüktür.

Birçok iktisatçı, çeşitli dönemlerde ekonomik yapılanmaları gözeterek konuyla ilgili farklı çalışmalarını (bir arama motorundan kolayca ulaşılabilir) Literatüre kazandırmışlar ama üzerinde mutabakat sağlanan ve başarıyla uygulanan tek bir en iyi yolu bugüne kadar sunamamışlardır.

Gelir dağılımında, eşitlik ya da kaçınılmaz eşitsizliklerin bir arada olabileceği makul bir büyük resmi formüle etmeye çaba göstermişler ama adil olmakla eşit dağılım çelişkisini dengeleyen toplumsal bir mutabakat önerisini ortaya çıkarmayı başaramamışlardır.

Bu nedenle, 21. Yüzyılın bilinen en önemli iktisadi ve sosyal sorunu gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Hemen her ülkenin kendi ölçeğinde var olan sorun, küreselleştiği gözlenen daha yıkıcı sorunların da kaynağı olabildiği için ayrıca önemlidir.

İktisatçıların ve diğer sosyal bilimcilerin piyasa rejimlerini gözeten çok sayıda özgün çalışmaları olduğu için bağımsız bir yeni arayış yerine sorunu ve nedenlerini yeniden tanımlayarak, her birinden faydalı alıntıların yapılacağı bir düzeltme ve yenileştirme çabası daha doğru olacaktır.

Akademik bir çalışma ile genişletilme ihtiyacı olan yol haritasının kavşaklarını kısaca göstermeye çalışırken, rekabetçi piyasa ekonomilerini esas aldığım için yayınlanmış çalışmalardan Refah Ekonomisi (ekonomik verimlilik ve gelir dağılımı: ekonomik verimlilik yaratılan büyüklük; gelir dağılımı ise nasıl bölüneceği ile ilgilenir) ve Refah Devleti (sosyal devlet) yaklaşımlarının izlerini bulmanız doğal olacaktır.

Gelir dağılımı adaleti ne yazık ki sadece iyi niyetli idari (administrative) kararlarla sağlanamıyor. Kesinlikle, Entegre çalışan ve hedefe yönelik oto kontrolü olan sürdürülebilir bir sistemin ve paylaşım kültürünün varlığı gerekiyor.

Konuyla ilgili kalıcı çözüm üreten bir işbirliği sistemi oluşturabilmek için aynı yöne doğru hareket eden tarafları ve rol dağılımlarını oluşturmak önceliklidir. Devletler, şüphesiz kendi özgün rolleri yanında sistemin işlerliğinden ve sürekli iyileştirilmesinden de sorumlu olacaktır. Sistem içerisindeki rol dağılımları da her üyenin kendi muhatabı ile olan ilişkileri ve karşılıklı ödevlerinin tanımlanması ile belirlenecektir.

Söz konusu muhatap ilişkiler: Devlet ve Kurum; Kurum ve Çalışan; Devlet ve Çalışan; Devlet ve Fırsat Eşitliğinden Faydalanamayan olacaktır.

Her bir taraf diğeri tarafından sömürülmeyen aksine, diğerini ve bütünü destekleyen bir sistemin parçası yapılmalıdır. Sistemin bu yönde kurgulanması, işletilmesi ve sürekli iyileştirilerek geliştirilmesi ve denetlenmesi de Devletlerin başlıca görevi olmalıdır.

Paylaşım kültürüne yapılacak yatırım ise belki de gelir dağılımı adaletinin sağlanması için gerekli en zor ön şarttır. Çok zengin ama huzuru olmayan bir dünya mı? Daha az zengin ama huzurlu bir dünya mı? Sorusunun cevabı herkes için kategorik olarak bellidir ama nasıl karşılanacağı konusunda tarafların üzerlerine düşen ödevlerin ne olduğu? Sorusunun cevabı ise yeterince berrak değildir.

Yukarıda açıkladığımız muhatap ilişkiler arasında önemine karşın bugüne kadar yapılan akademik çalışmalarda en çok ihmal edilmiş olan Kurum ve Çalışan ilişkisidir.

Muhatap ilişkilerin bir sistem içerisinde ve paylaşım kültüründen beslenerek oluşturduğu denklemde; Kurum ve Bireyler Devletlerin hakemlik ettiği fırsat eşitliği ve adil rekabet koşulları içerisinde aynı havuzdan sermaye ve kazanç yaratırlar. Devletler, doğrudan ve dolaylı vergilerle ve gerektiğinde hizmetlerini ücretlendirerek her iki taraftan gelir toplarlar, alt yapı yatırımlarını yaparlar ve tarafların refahını yükseltecek ve adil gelir dağılımını (paylaşımını) sağlayacak ortamı yaratır ve denetlerler.

Yazımda, bugüne kadar üzerinde en çok çalışılan Devlet ve Kurum; Devlet ve Birey ilişkilerinden daha çok sonuca olan hayati etkisine karşın yeterince üzerinde çalışılmadığını düşündüğüm Kurum ve Çalışan ilişkileri üzerinde duracağım. Ve bunu yaparken 2017 iş dünyasının paylaşım kültüründeki zaaflarına da bazı göndermeler yapacağım. Devletlerin işveren konumunda olduğu alanlarda Kurum ve Çalışan ilişkisi doğduğunun saklı tutulması gerektiğini de belirtmekle yetineceğim.

2017 iş dünyasının küresel ölçekte giderek daha tatminsiz ve duyarsız olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Geçmişte reel sektörün türevi olarak anılan finans dünyasında yapay mühendisliklerle kurgulanan oyun sahalarında yaratılan kazanç sağlama yöntemleri ve orantısız kazanç seviyeleri, şirketler üzerinden farklı amaçlarını birleştiren (iyi yönetişim) çıkar ortakları arasındaki ilişkileri olumsuz etkilemiştir. Söz konusu olumsuz etki, yetersiz sermayelerle daha fazla kazanmak diğer yandan hem çalışana, hem de Devlete daha az ödemek isteyen bir iş âlemi yaratmış ve tarihten beri var olan kazanma hırsı maksimize edilmiştir.

Vergi cennetleri vasıtasıyla devletlerin baypas edildiği, Agresif hedeflerle çalışma koşullarının zorlaştırıldığı ve irrasyonel beklentilerle şirketlerin yerli, yersiz paketlenerek raflara dizildiği ve bunlar yapılırken neredeyse bütün etik değerlerin yok sayıldığı bir dönem yaşanmakta, özellikle Kurum ve Çalışan arasındaki ilişki makası da olumsuz yönde açılmaktadır.

Kurum kazancı ile çalışan kazancı dengesi, gelir dağılımı adaletinin sağlanması için öngörülen yol haritasındaki en önemli kavşaktır. Emeğinin karşılığını alan çalışan sayısının çoğalması ya da düşmesi gelir dağılımı dengesini doğrudan etkileyecek ve söz konusu kavşakta yakalanan fırsat kaçırılırsa sorun Devlete ve Devlet eliyle toplumun diğer kesimlerine ihale edilecektir. Başka bir deyişle, çalışanın emeğinin karşılığını ödemeyen kurumlar önce Devletin ve toplumun yükünü artıracak, daha sonra da olası daha büyük sorunların ortaya çıkmasının dolaylı kaynağı olacaklardır.

Günümüzde çok sayıda, yoksulluğa ve sağlıksız yaşam koşullarına çare aramak için kurulan ama yolsuzluk Labirentlerinden geçip gerçek ihtiyaç sahiplerine kaynak aktarmayı başaramayan, genellikle orantısız zenginlerin kurdukları vakıfların başlıca gayesi; geçmişten bugüne adım, adım kaybedilen daha huzurlu bir dünya arayışıdır.

Yukarda sözünü ettiğimiz kavşakta Kurum ve Çalışan ilişkileri orantılı bir kazanç paylaşımı üzerine kurgulanabilseydi, söz konusu arayışlar bu gün gereksiz olabilir ya da Dünyanın daha ileri ihtiyaçları için çalışılabilirdi. Ve belki de geri kalmış ülkelerde yaşanan tarifsiz acılar, göçler ve küresel ölçeğe yayılmadan fark edilmeyen yoksulluklar ve hastalıklar olmayabilirdi.

Diğer yandan, emeğin karşılığını ödeyerek onurlu kazanç sağlamakla, kibirli bağışlarla çare sunmaya çalışmak arasında büyük fark vardır. Birincisi adil olandır. İkincisi, hem adil dağılımı sağlamaz, hem de birincisi gerçekleşmediği için toplumda oluşan öfkeyi ve kırılmayı önlemeye yetmez.

Devletlerin piyasa ekonomilerinde Kurum ve Çalışan ilişkilerine müdahale etmeleri şüphesiz düşünülemez. Ancak, FAVÖK (Faiz, Amortisman ve Vergi Öncesi Kâr) üzerinden kurum kazancının çalışanlar ile paylaşım oranı ve eş zamanlı çevreye, eğitim ve sosyal projelere olan katkıları izlenebilir ve teşvik edilebilir.

Günümüzde, çalışanların ücretleri üzerinden tasarruf yaparak gelecek ihtiyaçlarını karşılamaları neredeyse olanaksızdır. Ev kiraları, çocuklarının eğitim masrafları ve diğer zorunlu harcamaları düşüldüğünde aldıkları ücretlerle ayın sonunu getirebilen çalışan oranı Marjinaldir. Yaklaşık iki, üç nesil öncesinin emeklilik tazminatları ile ev sahibi olabilme olanağı, günümüzde yeni neslin kavrayabileceği bir gerçeklik dahi değildir. Bu nedenle, yaşamlarının ücretlendirebildikleri en önemli yıllarında yeterli birikimi sağlayabilecekleri tek verimli kavşak Kurum ve Çalışan ilişkisi dönemidir.

Ne yazık ki, hem eşit işe, eşit ücret yaklaşımıyla işçinin yeteneklerini yok sayan sendikalar, hem de mavi yakalıları performans sistemlerinin dışında tutan veya objektif Kriterlere göre kurum kazancını çalışanları ile paylaşmayı içine sindiremeyen şirketler sistemin özürlü taraflarıdır.

Tüketici egemen serbest piyasa koşullarında sermaye yaratamadığı için iflasa sürüklenen şirketleri kurtarmak ya da parasal genişleme tedbirleri içerisinde desteklemek de Devletlerin yanlışı teşvik etmesi ve piyasa oto kontrolünü bozması demektir.

Verimsiz kurumların pazarda ayıklanmasının önüne geçen bu davranışlarla istihdamı sürdürme çabaları yerine işsizlik kurumunun güçlendirilmesi (Devlet ve Fırsat Eşitliğinden Faydalanamayan İlişkisi) daha yerinde olacaktır. Çünkü ayaklarının üzerinde duramayan şirketlerin, kısa sürede büyüteceği sorunlarla yeniden sistemin yükünü artıran bir parçası olması kaçınılmazdır.

Özellikle piyasa ekonomilerinde, sözünü ettiğimiz sistemin “Devlet ve Kurum; Devlet ve Çalışan; Devlet ve Fırsat Eşitliğinden Yararlanamayan” ilişkilerinin her biri “Kurum ve Çalışan” ilişkilerinin yarattığı sonuçlardan doğrudan etkilenen taraflardır. Başka bir deyişle, sistemin verimlilik ya da verimsizlik tuzağı oluşturacak en hayati kavşağı her durumda “Kurum ve Çalışan” ilişkileridir.

Gelir dağılımında adaleti sağlamak ve refah seviyesini yükseltmek için izlenecek yol haritasında diğer kavşakları göz ardı etmeden en hayati kavşak olan Kurum ve Çalışan ilişkileri dönemini, her iki tarafın birlikte kazandığı verimli bir aşamaya kavuşturmak gerektiğini vurgulamaya çalıştım. Konunun önemini kavramak için küresel ölçekteki son üç yıla ait çarpıcı verilere göz atmak yararlı olacaktır.

Yeryüzündeki adaletsiz gelir dağılımına dikkat çekmek isteyen İngiliz yardım kuruluşu OXFAM tarafından, Credit Suisse verileri kullanılarak hazırlanan 2016 başında yayınlanmış raporda, dünyanın %1’lik nüfusuna denk gelen 70 Milyonun gelirinin geri kalan %99’undan (yaklaşık 7 Milyar) daha fazla olduğu saptandı. Yine aynı raporda, 62 süper zenginin toplam servetinin, dünya nüfusunun en fakir olan yarısından daha fazla olduğu belirtildi. 2015 başında ise servetlerinin toplamı dünyanın yarısının gelirine eşit olan süper zengin sayısı 80’di.

Beş yılda (2000-2015) dünyanın en fakir yüzde ellisinin nüfusu 400 Milyon artmasına karşın gelirlerinin %41 (1 Trilyon Dolar) oranında azaldığı tespit edildi. Yine aynı zaman diliminde dünyanın en zengin 62’sinin serveti ise 500 Milyar dolardan 1.76 Trilyon Dolara yükseldi (Published by OXFAM International web site 18 January 2016).

2017 başında güncellenen yeni raporda ise makasın aynı yönde açılmaya devam ettiği ve küresel gelir dağılımındaki uçurumun beklenenin üzerinde büyüdüğü görüldü. Yeni raporun daha da dramatikleşen sonuçlarına göre sadece 8 süper zenginin sahip olduğu 426 Milyar Dolar servetin en yoksul 3,6 Milyar insanın sahip olduğu varlıkla eşit olduğu anlaşıldı.

Finansal sermayenin reel sermayeye dönüşmekte nazlandığı ve finansal oyun sahasındaki akıl almaz kazanç olanakları yanında reel sektör kazançlarının cazibesinin sorgulandığı ve her seviyede tatminsizliğin yarıştığı bir Dünya, 2008 krizi ile mola verdiği yanlışlarına geri döndü ve ilerleyişini öncesinden daha fütursuz sürdürüyor. Bu nedenle, her yıl bir öncekinden daha olumsuz bir tablo vermeye de devam edilecek gibi gözüküyor.

OXFAM International İcra Direktörü, utanılacak bir tablo olarak yorumladığı manzara için benzer önerilerde bulunuyor ve sosyal eşitsizliğe siyasi ve ticari alandaki hatalı gelişmelerin yol açtığına dikkat çekiyor. Şirketleri, en az düzeyde nasıl vergi öderiz diye birbirleriyle yarışmaları yerine topluma yardımcı olacak fonları daha fazla nasıl yaratırız diye işbirliğine davet ediyor. Ayrıca Devletlerin, sermayedarların çıkarlarından daha çok dikkatlerini çalışanlara ve çevresel etkilere yoğunlaştırmalarını talep ediyor (Published by OXFAM International web site 16 January 2017).

Yakın zaman önce hayatını kaybeden tanınmış Polonyalı Sosyolog Zygmunt Bauman, dünyanın içinde bulunduğu durumu ve sistemi “akışkan modernite” terimi ile açıklarken iyi ve kötü hiçbir olgunun eskisi gibi sınırlar içerisinde katı kalmadığını, sıvılaşarak akışkanlık kazandığını ve çok hızlı değişen esnek ve muğlak yapılardaki değişimi “değişmez” olarak tanımlamıştır. Kısacası, düşünürün belirttiği gibi sürekli değişim ve belirsizlik neredeyse dünyadaki tek belirgin gerçeklik olmuştur.

Ne yazık ki, ülke sınırları olmayan zihinler coğrafyasında Bauman’ın açıkladığı gibi günlük alışkanlıklardan sosyal medyaya, yaşam koşullarından siyasi ve ekonomik düzene kadar her şey sıvılaştı ve özellikle gelir dağılımı adaletsizliğinin yarattığı hassas ortamlar akışkan değişimlerden olumsuz etkilendi, yerleşik insani ve ahlaki değerler büyük ölçüde zedelendi.

Dünyanın, kapitalist sistem içerisinde daha adil bir gelir paylaşımının olabileceğini göstermesi ve aşırı kazanma hırsının sosyal devlet yaklaşımı ile törpülenmesi için trenin kaçırılmadığını umarım.

Aksi takdirde, yarattıkları Global Markalara üretim yapmak için sıraya giren gelişen ülkelerdeki üretimleri kendi ülkelerine geri almayı öneren ve yıllardır kanaviçe gibi örülen değer yaratma kazanımlarını ve markaların ekonomik değerini yükselten küresel networkleri göz ardı eden milliyetçi akımların etkisiyle içe kapanmaya geri gidişler kaçınılmaz olacaktır. Ve Dünya teknolojide ilerlemesine karşın zenginliği adil ve yaygın paylaştırmakta sınıfta kaldığı için zamanında iyileştiremediği ve yenileştiremediği tüm kuramları, öğretileri ve yerleşik doğruları belki de istem dışı vereceği bir duraklama döneminde yeniden sorgulamak zorunda kalacaktır.