Ekonomik Güven

Daha önceki iki yazımda ekonomik akıl ve ekonomik çözüm konularını ele almıştım. Ekonomik güven de bu üçgenin diğer önemli değişkenidir.

Ekonomik güven, piyasaların ekonomik olmayan koşulları üretme olasılığına göre düşer ya da yükselir. Her ekonomik ortamın bir güvensizlik payı vardır. Güven göreceli oluşan bir öngörüdür. Hangi ortam bu güveni daha fazla veriyorsa, o ortamda risk payı ve buna bağlı olarak faizler düşüktür.

Güvenin yüksek olduğu ekonomik ortamlar dünyanın üretim merkezleridir. Dünyada dolaşan paralar, bu ortamlara yatırım yapmak, diğer ortamlara da kumar oynamak için giderler. Orta ve uzun vadeli kazançlar güven ortamlarında, kısa dönemli kazançlar da güvensiz ortamlarda vardır.

Eldeki istatistiklere göre, dünyada yılda yaklaşık 1.6 trilyon Amerikan Doları dolaylı sermaye dolaşmaktadır. Bu sermayenin zaman zaman spekülatif ataklar yapması, kısa dönemli kazançlar, hatta vur kaç'lar peşinde olması son derece doğaldır. Bu ataklar, mali yapısı sağlam olan ekonomik ortamlarda istedikleri sonuçları alamazlar. Böyle piyasalar yatırımcılar için güvenli, bu atakların sonuç aldığı piyasalar ise güvensizdir. Elbette söz konusu ataklardan boyutlarına bağlı olarak her ortam olumsuz etkilenir. Sonuçları da radyasyon gibi dağılır. Güven payı, risk payı ve faiz getirisi söz konusu etkilenme oranına paralel olarak piyasaların karnelerini oluşturur. Faiz getirisi yüksek olan ortamların riski yüksek ve güvenlik marjı düşüktür. Bu nedenle piyasa riski yükselen Arjantin, ABD'nin yüzde 3.5 ile borçlanabileceği krediyi geçen hafta yüzde 14 ile almıştır.

Yine eldeki istatistiklere göre dünyada yılda yaklaşık 357 milyar Amerikan Doları doğrudan sermaye olarak dolaşmaktadır. Bu sermayenin hangi ekonomik ortamlara yatırım yaptığı gözlendiğinde üç blok öne çıkmaktadır. Bunlar NAFTA, Güney Pasifik ve Avrupa Birliği üyesi ülkelerdir. Bu birlikler dışında kalan ülkelere yapılan yatırım oranı ise, söz konusu tutarın yüzde 17'sidir.

Bu veriler incelendiğinde hem dolaylı, hem doğrudan sermayenin yatırım alanlarının piyasa demokrasisini geliştirmiş, ekonomik kurallara saygılı ülkeler olduğu kolayca görülür. Ekonomik kurallara saygı gösterilmesinin güvencesi, ilgili ülkenin siyasal yapısı, hukuk formatı ve ekonomiye bakış açısıyla paraleldir. Bu güvence, dış aleme ekonomik ortamların güven marjı olarak yansır.

Bir ülkenin bırakın sokaktaki insanını, hükümet üyesi, "Bize gayriden himmet yok, Türk'e Türk'ten başka dost olmaz" derse, bu ülkenin yatırım riskini yükseltmek için S&P'nin analizine ihtiyaç kalmaz. Bugüne kadar gelebilen toplam 3,5 milyar Amerikan Doları dışında doğrudan yabancı sermaye pastasından pay alamayan Türkiye'nin, dolaylı yabancı sermaye için de yatırım değil kumar alanı olduğu açıktır. GSMH'sinin yüzde 83'ünü borçlanmış olan Türkiye, yabancı yatırımcılar için güvenilir bir ülke değildir. Bu gerçek ivme kazanırsa yerli yatırımcılar için de olmayacaktır.

Türkiye, bugün kendi yarattığı son derece olumsuz ekonomik koşullar içerisinde yatırımcılara yeniden güven vermeye çalışmaktadır. Ne yazık ki, bunu yabancılardan çok içinde bulunduğu darboğazı kavrayamamış yerli engelleriyle savaşarak yapmaktadır. Bugün, hiçbir ülke kendi kaynaklarını paylaşmadan ve sınırları dışındakilerden de yararlanmadan kalkınmasını sürdüremez ve yaşayamaz. Uluslararası ticaret bu alışverişin aracı, globalleşme de boyutudur.

Kaynak hareketlerinin kriterleri ve referansları evrenseldir. Kendinden menkul değerler icat ederek kaynak elde edemezsiniz. IMF kaynak olmaktan çok serbest dolaşan yabancı sermaye için referanstır. IMF ile yapılan stand-by anlaşmaları, ekonominizin güvenilir yolda denetlendiğini, siyasi iktidarın iki dudağı arasında şekillenmediğini ifade eder. Bu nedenle, IMF'den elde edilen kaynağın çok üstünde bir tutarı herhangi bir başka yerden almanız, söz konusu kaynağı IMF'nin alternatifi kılmaz. IMF'nin misyonunu bilmeden, başka kaynak mı yok diye ortada dolaşanların bu bilinçte olmadığı açıktır.

Şimdi, yapay IMF düşmanlığıyla oy avcılığı yapanları ciddiyete davet etmek ve gerçek bilgisizleri aydınlatmak ödevi yine ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Sn. Kemal Derviş'e ve liderlere düşmektedir. Değişmez akademik bilgileriyle, her gün yazılarında çıpa önerenlere de dalgalı kurun, güvenin barometresi olduğunu da ayrıca anlatmak gerekir.

Dövizin faizler üzerindeki etkisini her iktisatçı bilir. Ancak, bu etkinin yapay değil, reel arayışlarla dengelenmesi gereğini bizim iktisatçılarımız henüz öğrenemedi. Dünyanın yapay göstergelere itibar edeceğini düşünmek ve faizleri düşürmek için müdahale istemek, yatırımcıyı aptal yerine koymak ve spekülatörlere davetiye çıkarmaktan başka bir şey değildir. Gelişmiş ekonomilerde merkez bankalarının fiyat istikrarı sağlamak için müdahale sınırları bellidir. Türkiye ekonomisine olan güveni reel değerleri serbest bırakarak sağlamak zorundayız. Bu arkadaşlarımıza "Geç gelmek, hiç gelmemekten daha iyidir" özdeyişini hatırlatmak isterim. Körlerle sağırlar birbirlerini ağırlar misali birbirlerini pohpohlayan bilinen iktisatçı yazarlarımızın, sürekli yöntemi eleştirmek yerine, destekleyerek çok geç olmadan çorbaya tuz koymalarında yarar vardır.