Ekonomideki Başarının Sigortası IMF’dir

Türkiye’de, AKP tek parti iktidarının sağladığı istikrar ortamının dış kaynaklı iki ayağı vardır. Birincisi; AB üyeliği için takip edilen yol haritasıdır. İkincisi de; ekonomide IMF ile yapılan stand-by anlaşmasıdır. Her ikisi de istikrar ortamının sigortasıdır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik açmazlardan çıkabilmesi, güven ortamının sarsılmamasına ve istikrarın devamına bağlıdır. Prensipte her ekonomi kırılgandır. Ancak, Türkiye ekonomisinin kırılma eşiği düşüktür. Kamu harcaması yapamayan ve sürekli çevirmek zorunda olduğu (2003 borç çevirme oranı yaklaşık %98.5 ) borç ortamında kaynak yaratmaya çalışan Türkiye’nin dengeleri çok hassastır.

Türkiye’nin kısa sürede başardıklarına değil başaramadıklarına bakmakta yarar vardır. Bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması önündeki temel sorunlar henüz ortadan kaldırılamamıştır. Bankalar, sermaye ve ortaklık sorunlarını aşamamışlar, reel sektörle bağlarını yeterince kuvvetlendirememişlerdir. Daha çok kamu borçlanmalarına aracı olmaya ve yüksek reel faizlerle beslenmeye devam etmektedirler. Yeni bankacılık yasa tasarısı üzerindeki haklı tartışmalar da sürmektedir. Özellikle, bankalar üzerindeki denetleme ve gözetim misyonunun piyasa ekonomisi prensiplerinden uzak kurgulanma isteği kaygı yaratmaktadır. İyilerle kötülerin piyasalar yerine TMSF gibi kurumlar eliyle ayıklanmaya devam edileceğinden ve yeni kayıplara aday olunacağından endişe duyulmaktadır.

Özelleştirme konusunda atılan geri adımlar, vergi reformunun gerçekleştirilememesi, kayıt dışında gelişme kaydedilememesi, yabancı sermaye önündeki engellerin yeterince kaldırılamaması, AB uyum yasalarının uygulanmasında aksaklıklar yaşanması, reel sektörün rehabilitasyonunun gerçekleşememesi, paradan para kazanma hevesinin devam etmesi, kısa vade öngörü yapma alışkanlıklarının henüz kırılamamış olması ve siyasi istikrar zemininin kayganlığı mevcut güven ortamının zaaflarından sadece bir kaçıdır.

Ekonomide en önemli ve birinci aranan unsur “güven”dir. Ekonomide güven; siyasi tasarruflardan soyutlanmış bir rekabet ortamıyla elde edilir. Piyasa ekonomisi; söz konusu rekabet ortamının referansıdır Ancak, piyasa ekonomisinin gereklerini yerine getirmek için  yasalar çıkarmak ve söylemler yetmez. Değişimin, tüm kurum ve bireylerin davranışlarına  yansıması ve yatırımcılar tarafından “geri dönülmez” olarak algılanması gerekir. Uluslararası değerlendirme kuruluşlarının notlarında ve endekslerinde de durumun sürekli iyileştiği görülmelidir.

Ne yazık ki, Türkiye’de yukarıda sözünü ettiğimiz güven ortamı henüz yoktur. Hem hükümette, hem bürokraside, hem de özel sektörde çelişkili söylem ve davranışlar sürerken de oluşması  kolay değildir. Kısacası, Türkiye, kendi iç dinamiklerine emanet edildiği takdirde başarıya ulaşacak ülke görünümünde değildir.

Türkiye, krizden yeni çıkmış, doğrudan ve dolaylı sermaye için “güven kaldıracını” henüz oluşturamamış bir ülke olarak, uluslararası kabul gören referanslarla yoluna devam etmek zorundadır. IMF, yolculuğun başında olan Türk ekonomisi için bu aşamada vazgeçilemez bir sigortadır. IMF’in denetiminden çıkmak ve yeni bir stand-by anlaşması yapmadan yola devam etmek demek krize davetiye çıkarmaktır.

IMF ile işbirliğinin sürdürülmesi, ekonomiyi teşviklerle ve idari kararlarla yöneteceğini zannedenlerin yanlış tespit ettiği gibi; ülkenin elini kolunu bağlayan değil aksine, para ve mali politikalarda disiplinin devam edeceğinin göstergesi olarak, ülkenin yatırım potansiyelinin önünü açan bir ilişkidir. Özetle, 2004 Türkiye’si IMF’siz yoluna devam etmenin riskini üstlenemez.

Türkiye’nin, AB normlarına ulaşma çabalarını sürdürürken, karşılıklı beklentilere olan katkısı ve başardıklarının tescili için AB’ den müzakere tarihi almaya ihtiyacı vardır. On yıla yakın  öngörülen müzakere sürecinde, AB’nin hangi formata ulaşacağı konusunda da soru işaretleri giderek artmaktadır.

Almanya ve Fransa’nın hayal ettiği konservatif ve bağları güçlü bir AB’mi, yoksa İngiltere, İtalya ve İspanya’nın öngördüğü ve ABD’nin de istediği tahmin edilen bağları gevşek bir AB’mi olacağı belirsizliğini korumaktadır. Türkiye’nin üyeliğinin Almanya ve Fransa’nın varsayılan hayallerini suya düşüreceği açıktır. Bu takdirde,  her iki görüşün uzlaşacağı, çekirdeği güçlü, etrafında ise uydu ülkelerin olacağı yeni bir AB formatının üstünlük kazanacağı tahminleri öne çıkmaktadır.

Hızlı katılımlar ve artan görüş ayrılıkları nedeniyle, geleceği konusunda belirsizliğin hakim olduğu AB’den bugün için Türkiye’nin beklentisi somuttur: Aralık 2004’de müzakere tarihi almak. Türkiye’nin yakın siyasi gelişiminin sigortası da AB yolunda ilerleyecek olmasıdır.