Ekonomide Motor Kim Olacak? Birey Mi, Devlet Mi?

Kendisi için en iyiyi sokaktaki insan bilir. Sokaktaki insan için en iyiyi devlet bilir. Bu iki farklı anlayış dün ve bugün iki ayrı kesimi sürekli karşı karşıya getirmektedir. Bunlar, makro analizleri yönetim aracı zanneden devletçilerle, mikro davranışların yarattığı piyasa ilişkilerini açıklamaya çalışan ekonomistlerdir. Birinci kesim, sokaktaki insanın gücünün farkında değildir. İkinci kesim ise farkında olduğu bu gücün etkilerini açıklamaya çalışır. Dünya, bu gücü fark ederek bireyin katkısını maksimize etmeye çalışan ülkelerle, bu gücü yok sayarak bireyin katkısını minimize etmeye çalışan ülkeler tarafından paylaşılmaktadır. 

Birincisinde, kendisini sokaktaki insana beğendirmeye çalışan bir rekabet düzeni, ikincisinde ise kendisini devlete beğendirmeye çalışan bir icazet düzeni hakimdir. Başka bir bakış açısıyla, birincisinde ekonominin motoru bireydir, ikincisinde ise devlettir. Türkiye, bana göre 21.yüzyıla ağırlıkla ikinci kategori ülkeler arasında girmiştir.

Ekonomideki temel anlayışlar, başka bir deyişle felsefi yaklaşımlar, diğer üst oluşumları belirler. Felsefi boyutu kaçıranlar ise neyin, niçin belirlendiğini bilemezler. Türkiye yıllar önce karma ekonomi adını verdiği bir yaklaşımla, devlet ve özel sektör arasında paylaşılan bir ekonomik belirsizliğe, kişiliksiz bir alt yapıya davetiye çıkarmıştır. Ne tazıdır ne tavşan. 5’er yıllık kalkınma planları ile rolleri dağıttığını düşündüğü daha çok siyasete alet olan bir ekonomik model geliştirmiştir. Teşviklerle alışveriş süreçlerini oluşturamadığını görmesi, yatırımların boşa gitmesi, kredilerin batması modelin felsefesini sorgulaması için bir neden de oluşturmamıştır. Aksine her batak, siyasi erk için arayıp da bulamayacağı yeni populizm alanları açmıştır. Sokaktaki adamın kafası her defasında daha fazla karışmış, fakirleştikçe sorun yaratacağına, devlete olan bağımlılığı çaresizliği oranında artmıştır. Sonuçta devlet, sokaktaki adamın ihtiyaçlarının karşılanma düzeyini giderek daha fazla tayin eder olmuştur. Türkiye ekonomisinde motor devlettir. Devlet ekonomiyi bilir, yönetir, kimin nereye, ne zaman, ne yatırım yapması gerektiğine karar verir. Sokaktaki insan için neyin lüks olduğunu, neyin olmadığını tayin eder. Devlet için kapalı ve yönetilebilen bir toplumla başa çıkmak kolaydır.

Şimdilerde ise bir şaşkınlık hakimdir. Dünya üzerinde herşeyi bilen devletler iflastadır. Kendisi için en iyiyi sokaktaki insan bilir diyenler ise dünyaya egemendir. Gelişmiş ülkelerin tamamında ekonominin motoru sokaktaki insandır. Bu ülkelerin de aslanlar gibi devletleri vardır. Ancak, sokaktaki insanın ihtiyaçlarını ve karşılanma düzeyini belirleme hevesleri yoktur. Dünyanın hemen tüm nimetlerine açık bir toplum yaratmışlardır. Herkes kendisini devlete değil, sokaktaki insana beğendirmek için yarışır. Sokaktaki insan da en iyiye ulaşmak için çabalar. Hem toplumlar, hem de hizmet seviyeleri birlikte ve birbirlerini güdümleyerek gelişirler. Bu ülkelerin yaşam standartları, ürünleri, paraları, kendi ülkeleri dışında da bilinir ve sahip olunmak istenir. Gelişmiş ülkeler ile Türkiye’nin ekonomik anlayışı arasındaki temel fark, sokaktaki insana ve devlete verilen farklı rollerdir.

Ne var ki, bugün Türkiye’nin yapmak istediği gibi rolleri değiştirmek, bir satranç tahtasında daha önce yaptığınız bir hamleden vazgeçerek yenisini oynamak kadar kolay değildir. Bunun için, tüm inançlarınızı, alışkanlıklarınızı ve en önemlisi de felsefenizi değiştirmeniz gerekir. Tüm birey ve kurumlarıyla yeni felsefenin etkisinde büyümüş bir nesile sahip olmadıkça da bunu yapmak zordur.

Bizim jenerasyon, sokaktaki adamın bir şey bilmediğini düşünen ve her şeyi devlet bilir diyen bir neslin devamıdır. Biz biraz ileri, biraz geri giderek 21. yüz yılın ilk çeyreğini ikinci ligde tamamlarız. Türkiye’yi birinci lige çıkaracak jenerasyon ise henüz internette oyun oynuyor.