Ekonomide Belirsizlik

Henüz tanımlanamamış bir krizin 2011 öngörüleri yapılmaktadır. Ekonomi biliminin matematik alt yapısı doğru öngörü yapmaya yeterli değildir. Tahmin yapma yeteneklerini neye borçlu olduklarını anlayamadığımız birkaç magazin ekonomisti dışında, yapılan en gerçekçi öngörü kocaman bir belirsizliktir.

12 Ocak’ta Avrupa Birliği Komisyonu’nun ekonomiden sorumlu üyesi Olli Rehn, global finans krizinin başlangıcından dört yıl sonra AB’nin kriz karşısında Kurtarma Fonu’nun hacmini büyütmesi gerektiğini söylüyor. ABD ve AB başta olmak üzere her yıl yenisini ek’leyerek trilyonlarca doları bulan kurtarma fonlarıyla neyin kurtarıldığını kimse bilmiyor. Ancak, kriz nedeniyle devlet kasasından harcanan paralarla halkın parasının kaybedildiğini herkes biliyor. Kurtarma fonlarının hacmini genişletmenin başlıca gerekçesi ise 2011’e hakim olan belirsizliği minimize etmek.

Belirsizliğe hazırlanmak ya da belirsizliği minimize etmek yapılabilir mi? Hiç kimse öngöremediği bir geleceğe hazırlanamaz. Ekonomide belirsizlik; bir kısmı geçmişte yaşanan, nispeten tanımlanabilmiş sorunların tekrarlanma, bir kısmı ise daha önce yaşanmamış yeni sorunlarla karşılaşılma olasılığını ifade eder. Hazırlanılabilen kısmı, tekrarlanma olasılığı olan geçmişte yaşanmış ve tanımlanabilmiş sorunlardır. Geçmişte yaşanmamış ve tanımlanmamış sorunlara ise hazırlanılması söz konusu değildir. Belirsizliğin minimize edilebilecek kısmının tekrarlanan tanımlanabilmiş sorunlara ait olduğunu varsayarsak, 2011 ve sonrasının belirsizlik boyutunun büyüklüğü ve başa çıkılma olasılığının da zayıflığı kolaylıkla görülür.

ABD ve AB Merkez Bankası Başkanlarının açıklamalarında görülen hoşnutsuzluk, görülmemiş boyuttaki kurtarma paketleri ile sağlanan ekonomik büyümenin istihdam açığının kapanmasına olan etkisinin beklenenden çok düşük olmasıdır. Ekonomi, mal ve hizmet piyasalarında yeni istihdam yaratmadan büyüyorsa, kapasitenin daha verimli kullanıldığı düşünülebilir. Aksine, kriz sonrası artan fiyat baskısı ve daralan pazarlar nedeniyle daha çok çalışılmakta ve daha az kazanılmaktadır. Birçok sektörde üretim miktarlarının artmasına karşın satış gelirleri düşmektedir.  Dolayısıyla, ekonomideki büyüme ve verimli sonuçlar reel sektör kaynaklı değildir.

Büyüyen diğer ekonomidir. Özellikle, gelişmekte olan pazarlarda hisse senedi piyasaları sıcak para için davetkardır. Hisse senedi değerleri ile istihdam arasındaki ilişki ise uzun süredir kopuktur. Yatırımcıların birer spekülatöre dönüşmediği geçmiş dönemlerde, şirketlerin hisse değerleri ile faaliyet kazançları arasındaki ilişki kuvvetliydi ve yatırımcılar hisselerine yatırım yaptıkları şirketlerin kar dağıtımlarıyla ve yeni yatırımlarıyla daha fazla ilgilenirlerdi. Hisse değerleri artan şirketlerin aynı zamanda daha fazla kar eden, yatırım yapan, pazar payı artan ve istihdam gücü de paralelinde yükselen şirketler olduğu gözlemlenirdi.

Günümüzde ise hisse senedi borsalarının, şirketlerden gelen olumlu ve olumsuz haberlerden etkilenmesi giderek marjinal seviyelere inmiştir. Satın aldığı hisse senedinin yılsonu kar dağıtımını hedefleyen yatırımcı neredeyse kalmamıştır. Yatırımcılar daha çok ekonomik çevrenin etkisi altında alım satım kararlarını veren ve aldığı hisse senetlerini kısa sürelerde, daha yüksek fiyatlardan satmaya çalışan spekülatörlere dönüşmüşlerdir. Özellikle, borsalarda iyimserliğin hakim olduğu dönemlerde hisse değerlerindeki yükselişler, şirketlerin performanslarıyla ilişkilendirilemeyen sonuçlar olmaktadır.

Yukarıda açıkladığımız gelişmelerden dolayı reel ekonomi ile diğer ekonomi arasındaki bağ halka arzdan sonra büyük ölçüde kopmaktadır.

İstanbul Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odasının (İSMMO) Merkez Bankası ve Hazine rakamlarından yararlanarak hazırladığı “Faiz ve Kar Transferi 2011” raporuna göre, bankalar 2010 yılının ilk 11 ayında net olarak 33 Milyar dolar borçlanırken cari açığın yüzde 80’ini finanse etmiş oldu. Açığın geri kalanı ise yaklaşık 20 Milyar dolarlık kısa vadeli portföy yatırımları girişiyle karşılandı. Yaklaşık 15.6 milyar doları Devlet İç Borçlanma Senetleri için gelen yatırımların, 4.4 milyar dolarını ise hisse senedi alımları oluşturdu. Aynı dönemde doğrudan sermaye yatırımlarının ise 6.2 milyar dolar olduğu raporda kaydedildi. Türkiye ekonomisinin yüzde 8 ile beklenenden daha fazla büyümesine karşın, doğrudan yatırımlarda düşüş gözlendi (*)

Enerji, petrol ve doğal gaz girdilerinde büyük ölçüde dışa bağımlı olan Türkiye’nin cari açığını nasıl finanse edebildiğine bakıldığında, hem reel ekonominin, hem de diğer ekonominin güçlü ve istikrarlı olmasının önemi kolayca fark edilir. Bankaların borçlanması ve doğrudan sermaye girişleri reel ekonominin ihtiyaçları ve gelecek vaatleri ile portföy ve hazine bonosu yatırımları ise daha çok ülke ekonomisinin güven endeksiyle doğrudan ilişkilidir. Bankaların borçlanma düzeyi ile reel sektöre kredi kullandırma oranının başka bir deyişle, bankaların borçlandıkları tutarların (şirketlere, hazine bonolarına v.s.) reel sektöre ya da kamu finansmanına ne ölçüde kaynak olduğunun bilgisi ayrıca önemlidir.

Kısacası, reel sektörün yatırım araçları ve işletme sermayesi ihtiyaçlarına cevap vermeyen, kısa dönemde yüksek kazanç peşinde koşan sıcak para girişleri, hisse senedi piyasaları başta olmak üzere diğer ekonomiyi büyütürken, reel ekonomide benzer gelişmelerin kaydedilmediği örnekler giderek çoğalmaktadır. Türkiye gibi sıcak para girişlerine hassas olan gelişmekte olan ülkelerde, reel sektörün rekabet çıtasının yükseltilerek global mal ve hizmet ticaretindeki payının artırılması, cari açığın azaltılması açısından son derece önemli ancak, bir o kadar da zor ve zaman alan bir olgudur.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri büyürken yatırım araçları ağırlıklı ithalat kaçınılmaz olarak artar. Diğer yandan, açık ekonomilerde globalleşen tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılamak için ürün gamı ithalatla tamamlanır ve pazarın rekabetçi yapısı da yine ithal ürünlerle terbiye edilir. İhracat dahil dış alem gelirlerinin karşılamakta yetersiz kaldığı döviz ihtiyacı, cari açığı da beraberinde getirir. Gelişmekte olan pazarlar için doğal olan bu sürecin tersine dönmesi genellikle çok uzun zaman  alır ve hiç gerçekleşmeyebilir. Bu nedenle, serbest piyasa koşullarında büyüyen gelişmekte olan ekonomilerin cari açık vermesi ve cari açığı sıcak para ile kapatmaları olağandır. Kısa vadede cari açığını kapatmak için yerine koyabileceği alternatifi olmayan Türkiye’nin, sıcak paranın piyasalarına vereceği olumsuz etkilerini azaltacak tedbirler için çalışması, şikayet etmesinden daha gerçekçi bir çaba olacaktır.

Ekonomik belirsizlik, cari açığını kapatmak için sıcak paraya hassas olan Türkiye’nin bıçak sırtında olduğu anlamına gelmez. Ancak, mali disiplinde ve finans sektörünün denetiminde daha dikkatli olmasını gerektirir. Şirketlerin de risk yönetimi ve nakit akış performanslarını yükseltmeleri ve 2011 için risk alma boyutlarını dengelemeleri gerekir.

-----------------------------------------------------------------------
(*) Hürriyet Gazetesi, 17 Ocak 2011 Pazartesi, Sayfa 13.