Ekonomi Böyle Düzelmez

Ekonominin makro öngörüleri, mikroda kurum ve bireylerin mutabakatları olmadığı için gerçekleşemiyor. Finans sektörü sermaye açığını kapatamıyor. Müstakbel yabancı sermaye 11 Eylül'den sonra alacağı yeni pozisyona karar veremiyor. 

Londra yaklaşımı olarak bilinen yöntem sahaya inemiyor. Reel sektör eski alışkanlıklarından kurtulamamış, devlet kapısında yardım aramaya devam ediyor. Piyasalar giderek daralıyor. Tek tasarruf aracı USD. Borsa dip yaptı, alım için tarihinin en elverişli seviyesinde ancak, alıcı yok. ABD'nin vurulmasıyla kaygı küreselleşti, herkes diğerine karamsarlık ihraç ediyor. Bir mucize bekleniyor ama ne olduğunu bilen yok.

Mucizenin adı; akıl (o da bizde yok diyenleri duyar gibiyim). Doğru, örneğin bizim özel sektörümüzde yok, bu nedenle devletinkine müracaat ediyor. Devletin aklı ise malum!... Olsa kendisine sürecek. Biz yine de fotoğrafa bir defalık, sanki aklımız varmış gibi bakalım.

Dünya ekonomisi, yirminci yüzyılın son çeyreğinde, bireylerin ve kurumların kazandıklarını değil kazanacaklarını harcatmak üzerine kurgulandı. Kredi kartları, tüketici finansmanına yönelik enstrümanlar, tüketim hacmini olağanüstü genişletti. Kurumlar, artan talebi karşılamak için ileri varsayımlara yatırımlar yaptılar. Ekonomi sanal dengelere endekslenerek büyüdü. Bu nedenle, ne bireylerin, ne de kurumların alacağından çok borcu olmayanı kalmadı. Borçlu olmaktan korkan, rekabetten çekildi. Kendi yağı ile kavrulmak sözü tarihte kaldı. Başarının temel kriteri, borcun sürdürülebilir olması kısaca, kredibilite olarak adlandırıldı. İletişim ve ulaşım alanlarındaki teknolojik gelişmeler dünyayı küçülttü, pazarları büyüttü. Tabii olarak kendi dışındaki kaynakları kullanarak büyüyen kurumların, Swiss Air örneğinde olduğu gibi, dolaylı krizlerden olağanüstü süratte ve boyutta etkilenmeleri de ekonominin yapısal özelliklerinden biri oldu.

Diğer yandan, aynı yılları sınırları ticarete kapalı yaşayan Türkiye gibi ülkelerin ekonomik boyutları ise global gelişmeler yanında marjinal kaldı. Devlet eliyle büyümeye alışmış, bağımlı özel sektörler, dünyadaki gelişmelere adapte olamadıkları gibi kendi akıllarını kullanabilme yeteneği ve özgüvenine de sahip olamadılar. Bu nedenle mucizeyi (aklı) hep kendileri dışında aradılar.

Geçmiş yazılarımda dile getirdiğim kaçınılmaz davranışlardan biri TOYOTA SA' da gerçekleşti. Sabancı, hissesini yabancı ortağına sattı. Bu akıllı davranışın, her sahada olmak için ısrar eden diğer holdinglere de örnek olmasını ümit ederim. Türkiye'de her sektörde var olmak isteyenlerin, mevcut maddi ve entel sermayelerinin bunu sağlamaya yeterli olmadığını anlamaları gerekir. Bugün sekiz, on dalda faaliyet gösteren yatırımcılarımızın, tüm asetlerini tek bir dalda toplasalar, o dalda rekabet etme şansları yoktur.

Sabancının davranışı, kriz olmasaydı faaliyetlerini sürdürebilirmiş gibi devlet kapısında haksız sermaye arayanlara, milli servet ucuza gidecek safsatalarıyla kamuoyu oluşturmaya çalışanlara, (mucizeyi) aklın yolunu göstermek açısından örnek olmuştur. Gelişmiş ekonomilere entegre olmuş ülkelerde, devlet eliyle her sahada lider olabilen aile holdingleri yoktur. Önce sermayeni verimli olabileceğin sektörlere kaydıracaksın, sonra da hisselerini halka açacaksın.

Bu nedenle, Türkiye'nin popülist davranışları yeniden özleyenler yerine, ithalatı eleştiren değil ithalatla rekabet edemeyen ürün ve hizmetleri üretmeyin diyebilen, devlete değil tüketiciye cazip olmanın yollarını önerebilen, üyelerini ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı yerine, dünyadaki doğrudan yabancı sermaye kurumlarıyla buluşturabilen özel sektör oda ve temsilcilerine ihtiyacı vardır.