Bizim Yaşlılarımız

Sayın Denktaş, Kıbrıs’ ta çözüm ve barış isteyen gençleri tarihte yaşananları bilmemekle tenkit etmekte ve sunulan her önerinin altında şeytani bir komplo olasılığının varlığı konusunda uyarmaktadır.  Sözlerine de hemen her defasında Erenköy katliamı ile başlamaktadır. Bu davranışlar 1974 öncesini yaşamış olan Sayın Denktaş için doğaldır. Doğal olmayan halen karar vericiler arasında Sayın Denktaş’ ın bulunuyor olmasıdır. Savaşı genellikle dedeler ve babalar yaşar, barışı ise o günleri yaşamamış çocuklar yapar.

Örneğin, bugün Avrupa Birliğinin geleceği için sağlam bir ittifak sergileyen ve bu birlikteliği ortak  para birimine kadar götürebilen Fransa ve Almanya ikinci dünya savaşında iki düşman ülkeydiler. Her iki ülkenin savaş sırasında birbirlerine yaptıkları, o  günleri yaşayanların belleklerinden asla silinmeyecektir. Schroeder ve Chirrac’ ın, o günleri yaşamış büyüklerinin söylediklerini duyar gibiyim; Fransızlara ya da Almanlara güvenmeyin, sizler ikinci dünya savaşında bizlere neler yaptıklarını bilemezsiniz, bugün gösterdikleri dostluğun arkasında başka planları vardır, sakın aldanmayın. Bu ifadeler en az Sayın Denktaş’ ın Rumlar için söyledikleri kadar doğaldır. Ancak, Schroeder ve Chirrac’ ın büyükleri emekli ve evde oturuyorlar. Bu nedenle, Fransa ve Almanya onlara rağmen dost olabiliyorlar. Bizim büyüklerimiz ise halen yönetimdeler ve bu yüzden biz eski düşmanlarımızla dostluklar kuramıyoruz.

Hiçbir ülke uğruna savaştıklarını barışta kaybetmek istemez. Ancak, savaşan ülkeler için de barış bir amaç olmalıdır. Barış bir uzlaşmadır ve karşılıklı fedakarlıklar gerektirir. Türkiye’ nin Kıbrıs’ ta vazgeçilmez olan stratejik konumu, dünyanın kabul ettiği koşullarda sağlandığında tehdit unsuru olarak algılanmaktan çıkacak ve bugünden daha güçlü olacaktır. Türkiye, adada bu sonucu elde etmeyi başarmak zorundadır. Kıbrıs Türklerinin geleceği ve Türkiye’ nin çıkarları Kıbrıs’ ta çözümden yanadır. Dünyaya kendi haklı koşullarını anlatmakta ve kabul ettirmekte Türkiye’ nin önünde bir engel yoktur. Ama, savaşı yaşamış olanların hatıralarıyla değil günümüzün gerçekleri ile konuya yaklaşmakta yarar vardır.

Bizim yaşlılarımızın, gelişmiş ülkelere görece yönetimde daha uzun süre söz sahibi olmaları Türkiye’ ye büyük zarar vermiştir. Kendilerinden sonra gelen kuşağın önünü kesmişler, hemen her sahada lider yetişmesine engel olmuşlardır.

İş yaşamında da aynı örnekleri çoğaltmak olasıdır. Kapalı ekonomi döneminde ürettiğini satmaya alışan yaşlılarımız, kurdukları fabrikaları ve ürettikleri mamulleri her şey  zannetmişlerdir. Telife, patente, know-how ve araştırma-geliştirmeye para harcamamışlar, teknolojiye ve markaya kısacası, bilgiye yatırım yapmamışlardır. Bir türlü yönetimi bırakmadıkları oğullarına, kızlarına; aman kredi kullanmayın, ortaklık yapmayın, halka açılmayın, ayağınızı yorganınıza göre uzatın, büyüyeceğim derken batarsınız gibi korkularını aşılamışlardır. Sonunda ya kendileri yarıştan çekilmişler ya da doğru bilgilerle yetişmeyen çocukları zorunlu olarak yönetimlere geldiklerinde başarısız olmuşlardır.

Türkiye, dünya üzerinde yaşlıların yönettiği nüfusu en genç ülkedir. Bizim yaşlılarımızın yönettiği Türkiye’ nin diploması ise az gelişmişliktir.