Bankalar Devletleşti

Türkiye’nin, ekonomide daha serbest bir rekabet düzeyini tesis edebileceğine inancım giderek azalıyor.

Türkiye, enflasyonu düşürmek için uygulamaya çalıştığı programa neden ihtiyaç duymuştu? Saydığınızda sayfalar tutabilir ancak, temel nedeni iç borçlanma limitlerinin bitmiş olmasıydı. 

Elin adamı da enflasyon oranı %80 olan bir ülkeye yatırım yapmıyordu. Türkiye’nin en süratli seçeneği, IMF gibi bir kurumun denetimini dış dünyaya satarak piyasa yaratmaktı. Niyet mektubu hazırlandı, IMF’in desteği alındı ve sıkı para programı ile reel sektöre yön verildi. Devlet doğrudan kontrol ettiği kurumlarında, programa uygun davranışlar sergileyerek güven yarattı, özel sektör de bunu cevapladı. Açık söylemek gerekirse, geçmiş uygulamalara göre izlenebilir bir işbirliği ve başarı sağlandı. Peki, her şey yolunda gibi gözükürken bu kriz neden yaşandı ve şimdi ne olacak?

Bütünden uzaklaşarak, krizin oluşumunu güdümleyen parçaları nedenleri olarak görmek ve göstermek mümkündür. Yetkililerin basına yansıyan teşhisleri de bu yöndedir. İleri sürülen nedenlere göre, piyasalar likidite darlığına düşünce bazı büyük bankalar durumu fırsat bilip rakiplerinin borçlanma taleplerini karşılamamışlar. Eşanlı olarak açık pozisyonlarda kalma riski dedikodularla büyütülmüş. Aynı anda bütün kurtlar da puslu havayı körüklemiş. Uluslar arası hacker fonlar bir milyar doları sistemden çıkarmış. Hemen arkasından, önce yabancı sonra da yerli yatırımcılar borsadan kaçmaya başlamış. Dövize ani yöneliş hazinenin öngördüğü müdahale sınırlarını zorlamış. Gerçi ben hazinenin çok övündüğü döviz rezervini böyle günler için tuttuğunu zannederdim, ama değilmiş. Daha sonra da döviz alınmasın diye bankaların Türk Lirası talepleri karşılanmamış. Sonuç; faizler olmadık seviyelere yükselerek kriz tırmanmış.

Türkiye’nin 1994 yılındaki gibi kendi kendine ürettiği bu krizin temel nedeni yukarıda sayılanlar değildir. Yukarıda sayılanlar temel nedenin yarattığı sonuçlardır. Temel neden; devletin, uyguladığı para programına paralel olarak yapması gereken ekonomik reformları zamanında yapmamış olmasıdır. Benim tespitlerime göre yapacağı da yoktur. Çünkü, piyasaların kendi kendini kontrol edebileceğine olan inancı zayıftır. Devletin her fırsatta ülkemiz için öngördüğünü ilan ettiği daha serbest pazar koşullarının kendisine getireceği değişime rızası yoktur. Büyük bir ihtimalle nasıl yapılacağını bilen kadroları da yoktur.

Şimdi ne olacak sorusuna gelince, her zamanki gibi bu krizden büyük zarar gören reel sektörün yaraları, sistemden soyut yeni sübvansiyonlarla sarılacak. IMF’den gelecek dış kaynakla da finans sektörü geçici bir nefes alacaktır. Hem kredilerin, hem de sübvansiyonların ağır maliyetleri de yine ülkenin vergi yükünü taşıyan kesime ödetilecektir.

Türkiye, serbest pazar ekonomisine, bugün kriz öncesinden daha uzaktadır. Devletin mevduat garantisi eleştirilirken, dış kredilere getirilen devlet garantisi ile adeta bankalar devletleştirilmiştir. Fona devredilen bankaların iştiraklerini de korumaya alacaklarına göre Türkiye’nin daha serbest pazar koşulları yaratmaya yönelik yolculuğu da başka bir bahara ertelenmiştir.

Bir yandan özelleştirme, diğer yandan dolaylı da olsa devletleştirmelerin yaşandığı piyasa ilişkilerini açıklamak, elbette yine ekonomi biliminin işi olacaktır. Herkesin ben yaptım oldu dediği bu davranışların sonrasında nasıl bir tablo çıkacağını merakla beklemekten başka yapacak bir şey yoktur. İnşallah bilime bir katkısı olur