21. Yüzyılda Üretim Merkezi Olmak Ne Demek?

Pazar odaklı değerlendirmeye çalışacağım 3.Sanayi Devrimi, hiç bitmeyecek olan sanayileşme sürecindeki iyileştirmelerin içinde bulunduğumuz zaman dilimine olan bir yansımasıdır. Konuyla ilgili süreç analizlerini yapmayı kendine iş edinmiş enstitü ve/veya akademik kurumların, süreçte yaşanan iyileştirmeleri hangi kriterlere göre radikal bir değişim olarak nitelendireceği ve devrim olarak isimlendireceği ise kendinden menkul bir gelişmedir. Sürecin geldiği noktanın ve pazara olan etkilerinin tartışılması, bana göre değişimin devrim niteliğinde olup olmadığından daha önemlidir.

Sanayileşme süreçlerinin kalite ve hizmet odaklı iyileştirilmeleri doğal gelişmelerdir. Söz konusu iyileştirmeler ise düzenli ve düzensiz birçok çalışmanın yarattığı sayısız değişkenin etkisi altındadır. Sanayileşme alt sistemlerden biri olarak, politik, ekonomik, sosyal, teknolojik ve doğal çevrenin etkisi altında yönünü bulur ve süreçlerde yaşanan iyileştirmeler de yine sözünü ettiğimiz çevre etkileri nedeniyle her yerde, aynı zamanda ve aynı seviyede hayata geçmez.

Konuyu gündeme taşıyanlar tarafından 3.Sanayi Devrimi olarak nitelendirilen değişimin başka bir deyişle, sanayileşme sürecinde yaşanan iyileştirmelerin daha çok teknolojik ve doğal çevre etkisine bağlandığını görüyoruz. Alışılmış enerji kaynaklarının potansiyel sorun yaratma kaygıları ile küresel ölçekte dünyayı küçülten internet ortamındaki dijital gelişmeler, değişimin başlıca güdümleyicileridir.

Dünyada Liderlik ve Güç İlişkisi makalemde açıklamaya çalıştığım gibi Dünya, içerisinde çatışmaları da barındıran bir işbirliği sistemidir. Atatürk’ün ünlü özdeyişinde belirttiği gibi işbirliği sisteminin hiçbir üyesi için ebedi dost ya da düşman yoktur, sadece ebedi çıkarlar vardır. Bu nedenle, dünya sürekli değişen çıkarlara endeksli yatay bütünleşmeler (AB gibi) ya da siyasi ve ekonomik işbirliği modelleriyle (G7, G8, G20 v.s.) paylaşılmaya çalışılır. Taş devrinden bu güne yaşanan teknolojik gelişmeler ne yazık ki, dünyanın paylaşılmasında barışçıl yolların aranmasına ve/veya haksız dağılıma çare olmamıştır. Aksine, modern ortamları yaratırken, tüketim ihtiyaçlarını olağanüstü geliştirerek dünyanın büyük bir kısmı için daha huzursuz, güvensiz ve mutsuz ortamlara çanak tutmuştur. Bunun nedeni, elbette teknolojideki gelişmeler değil, teknolojideki gelişmelerden yararlanma şeklidir. Manzaranın bu boyutuna açılan başka bir pencereden ileride bakmak üzere tekrar kendi analiz penceremize dönelim.

Pazar odaklı bir analiz yapmadan önce teknolojinin “tasarlanma, üretilme ve satın alınma” sürecini doğru anlamalıyız. Dünya, çeşitli bakış açılarına göre sınıflandırmaların yapıldığı bir platformdur. Ekonomik açıdan üzerinde geniş mutabakat sağlanmış en üst sınıflandırma gelişmişlik üzerinedir. Dünya genel anlamda Gelişmiş, Gelişmekte Olan ve Gelişmemiş Ülkeler ya da Pazarlar olarak ayrışır. Gelişmiş Ülkeler ile Zengin Ülkeler tanımı da farklı anlamlar yüklenen ayırımlardır. Zengin Ülkeler, birçok durumda vatandaşlarının düşük refah düzeyine rağmen zengin olabilirler. Gelişmiş Ülke tanımı ise ülke vatandaşlarının yüksek refah düzeyinde yaşamalarını gerektirir. Kısacası, gelişmişlik ülke kasasındaki parayla değil, vatandaşların refah düzeyi ile ilişkilidir. Başka bir deyişle, zenginliğin kaynağı maddi, gelişmişliğin kaynağı ise entelektüel sermayedir.

Günümüzde, Gelişmiş Ülkeler arasında yer almayan Zengin Ülkelerin birçoğunun, ülke vatandaşlarının refah düzeyinin gelişmesi durumunda Zengin Ülke vasıflarını (Çin, Rusya, S.Arabistan v.d.) kaybetmeleri kaçınılmazdır. Türkiye, uzun yıllardır Gelişmekte Olan Ülkeler arasında seçkin bir üye (G20 içerisinde) olarak yerini almakta ve Zengin Ülkeler arasında anılmamaktadır.

Gelişmişlik elbette herhangi bir ülkeye fermanla verilmiş bir imtiyaz değildir. Her ülke Gelişmiş Ülke vasfına ve olanaklarına kavuşabilir. Gelişmiş Ülkeler de elde ettikleri seviyeyi görece kaybetmeleri durumunda olanaklarından yoksun kalabilirler. Gelişmişlik önü açık bir seviyedir ve görece yükseliş sürdürülebildiği sürece sahibine hemen her alanda rekabet üstünlüğü sağlar. Rekabet üstünlüğünün kaynağı zihinlerde açılan kredilerdir. Gelişmiş, Gelişmekte Olan ve Gelişmemiş Ülkelerin her biri için zihinlerde açılan kredilerin sınırları farklıdır. Söz konusu farklar, ülkelerin diğerlerine olan rekabet üstünlüklerini doğrudan ve dolaylı etkiler.

Zihinlerde kredisi yüksek olan ülkeler “değerli” ülkelerdir. Bireyler ülkelere verdikleri değeri, söz konusu ülkelerde ya da o ülkelerin vatandaşları gibi yaşamak istediklerini ya da istemediklerini belirterek ifade ederler. Başka bir deyişle, bireyler değer verdikleri ülkede ya da o ülkenin vatandaşları gibi yaşamaya özenirler. Zihinlerde yer eden özenin derecesine göre söz konusu ülkelerin ürün ve hizmetlerine olan ilgi ve tüketme isteği de artar. Amerika’da ya da Amerikalı gibi yaşamak isteği Amerika’yı Değerli Ülke yapar ve markalarının globalleşmesinin önünü açar. Global Markalara sahip olmak, dünya pazarları için yeni ürün ve hizmet geliştirme öz güvenine ve ayrıcalığına da sahip olmak demektir.

Tüketiciler yeni ürün geliştirme kredisini Global Marka sahibi Değerli Ülkelere verdiğinde, söz konusu ülkeler yeni konumlarını sorgulamışlar ve ürettiklerinin ürün değil değer olduğunu fark etmişlerdir. 20. Yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren dünya “değer veya ürün üreten ülkeler” olarak yeni bir sınıflamaya ve ayrışmaya tabi olmuştur. İnternetin de etkisiyle dünyanın küresel ölçekte küçülmesi zihinlerdeki ayrışmayı derinleştirmiş ve hızlandırmıştır. Ülke sınırlarının yer almadığı ve vatandaşlarını ülke ayırımı yapmadan global tüketiciler olarak adlandırabileceğimiz Zihinler Coğrafyası son 40 yılın yeni gerçeğidir. Sosyal Medyanın bu denli hızlı ve güçlü büyümesinin ve akıl almaz piyasa değerlerine ulaşmasının da arkasındaki realitedir.

Dünya son yüzyıla değer ve ürün üreten ülkeler ayırımıyla girmiştir. Değer üreten ülkeler değerli, ürün üreten ülkeler ise önemli ülkelerdir. Değerli ülkelerin aynı zamanda önemli oldukları şüphesizdir ama önemli ülkeler aynı zamanda değerli değillerdir. Ülkelerin değerli ve/veya önemli olup olmadıklarına sadece tüketiciler karar verirler. Tüketiciler ise kararlarını yukarıda sözünü ettiğimiz şekilde, hangi ülkede ya da ülke vatandaşı gibi yaşamak istedikleriyle gösterirler. O ülkelerde eğitim görmek isterler,  o ülkelerin müziklerini dinlerler, filmlerini seyrederler ve tüketim alışkanlıklarını, davranış kalıplarını taklit ederler, markalı ürün ve hizmetlerini satın alırlar ve giderek o ülkelerin kültür ve kimliklerinden etkilenmeye başlar ve lisanlarını öğrenmek zorunda hissederler. Kısaca, o ülkelerin yaşam standartlarına özenirler ve kendi ülkelerinde (varsa) kapalı toplum ve kapalı ekonomi bariyerlerini eninde sonunda kırarlar. Özgür dünyanın bir parçası oldukları andan itibaren de global markalara ve yaratacakları yeniliklere kendi ülkelerinde de ulaşmak için azami çaba gösterirler.

Değerli ülkeler, tüketiciler tarafından kendilerine tanınan imtiyaz ve gücü fark ettikten sonra sürdürebilir olmanın yeni yolunu keşfetmiş ve yenidünya ticaretinin paylaşım modelini kurgulayarak ürün üretmeyi Gelişmekte Olan Ülkelere bırakmışlardır. Gelişmiş ülkelerin aynı zamanda değerli olduklarını keşfetmelerinden sonra, dünyayı sömürmek için geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi toprak coğrafyasını fethetmeye de ihtiyaçları kalmamıştır.

Zihinler Coğrafyasında değerli ülke olmayı sürdürmeleri dünyayı sömürmeleri için yeterli ama bir o kadar da gereklidir. Bu sayede sömürgecilik haritasını tarihte hiç olmadığı kadar genişletebilecek ve katma değeri daha yüksek sonuçlar alabileceklerdir. Değerli olmadıkları için başka çareleri olmayan ülkeleri sistemin önemli bir parçası yapmanın yolu da o ülkelere üretici rolünü vermektir. Katma değeri yüksek aslan payı değerli ülkelere, tabiri caiz ise işçilik payı da önemli ülkelere ait olan yenidünya ticaretinin temelleri böyle atılmıştır.

Değerli ülkeler, sahip oldukları global markaların şemsiyesi altında tasarlayacakları yeni versiyonlarla yeni ihtiyaçlar yaratacak ve eşanlı yeni teknolojiler geliştirerek sistemin erişilmez noktasındaki yerlerini koruyacaklardır. Yeni teknolojileri satın alarak, yeni tasarımları üretmeye hazır bekleyen önemli ülkeler ise siparişi almak için birbirleriyle yarışacak ve üretim süreci için en uygun seçenek olduklarını ispatladıkça ve her defasında hizmetini daha uygun fiyatlarla vermeye razı oldukça sistem içerisindeki rollerini sürdüreceklerdir.

Değerli Ülke olmak, tüketicilerin zihinlerinde yer etmiş global markalara sahip olmak ve dünya ticaretinden bu sayede daha yüksek katma değer elde etmek, şüphesiz Gelişmekte Olan Ülkelerin her birinin hedefidir. Açıkça görüleceği gibi “Değerli Ülkeler: Gelişmiş Ülkeler”, “Önemli Ülkeler: Gelişmekte Olan Ülkeler”, “Önemsiz Ülkeler ise Gelişmemiş Ülkelerdir”. Türkiye, Gelişmekte Olan Ülke olarak 80’li yıllardan itibaren ürün üreten Önemli Ülkeler arasında yerini almıştır. Yenidünya ticareti içerisindeki görece düşük profilli ve düşük katma değer elde ettiği rolünden de doğal olarak hoşnut değildir. Ancak, 3.Sanayi Devrimi olarak isimlendirilen yeni dönemde kendine özel bir fırsat yaratmak isteyen Türkiye’nin, büyük resmin neresinde olduğunu anlaması ve iş’in özü ile nedenlerini gözden kaçırmaması şarttır.

Türkiye, yeni teknolojileri tasarlayan değil, satın alan bir ülkedir. Gelişmiş Ülkeler yeni ihtiyaçlar yaratmak ve yeni teknolojiler tasarlamak, Gelişmekte Olan Ülkeler ise yaratılan ihtiyaçları karşılamak ve yeni teknolojileri hayata geçirebilmek için ARGE faaliyetleri yürütürler. Bu nedenle, dünya için yeni olan her gelişme Gelişmiş Ülke Laboratuarlarında tasarlanır ve finansmanı da Gelişmiş Ülkeler tarafından sağlanır. Dünya için tasarlanan yeniliklerin hayata geçirilme zamanı ve fiyatlandırılma kararları da Gelişmiş Ülkeler tarafından verilir. Gelişmekte Olan Ülkeler ise yenilikleri satın almak ve üretim safhasında rol almak için birbirleriyle yarışır. Dünyanın Üretim Merkezlerinden biri olmak, Gelişmiş Ülkelerin, Gelişmekte Olan Ülkelere vermeye çalıştıkları bir roldür. Türkiye’nin belirli alanlarda dünyanın vazgeçilmez üretim merkezlerinden biri olmayı istemesi akılcı bir hedeftir ama üretim merkezi oluyoruz diye övünüldüğünde, ne ile övünüldüğünün bilinmesinde yarar vardır.

Üretim merkezi olmak ve yeni teknolojileri satın alarak hayata geçirmek, Türkiye’ye yenidünya ticareti içerisinde elde etmeyi hayal ettiği katma değeri sağlamaz. Sadece, diğer Gelişmekte Olan Ülkelere görece durumunun sürdürülebilirliğine olumlu etki eder. Ancak, hem sürdürülebilirlik, hem de yaratılabilecek her katma değer küçümsenecek bir sonuç değildir.

Türkiye’nin yenidünya ticaretinde hayal ettiği katma değeri sağlaması global markalara sahip olması ile gerçekleşebilir. Global marka sahibi olmanın başka bir deyişle, yerel markaların globalleşmesinin yolu ise Değerli Ülke olmaktan geçer. Değerli Ülke olmanın göstergeleri bellidir; diğer ülkelerde yaşayan insanların Türkiye’de ya da Türk gibi yaşamayı istemeleri gerekir. Nasıl gerçekleşeceği sorusunun cevabı ise Türkiye’deki vatandaşlarımızın Amerika’da, Almanya’da, İngiltere’de ya da Amerikalı, Alman ve İngiliz gibi yaşamayı istemelerinin nedenlerinde gizlidir. Cevaplar, aynı insanların zenginliklerine karşın Rusya’da, Çin’de ya da Rus ve Çinli gibi yaşamayı istememelerinin arkasındaki nedenlerde de aranabilir.

Türkiye, kendi vatandaşları başta olmak üzere diğer ülkelerde yaşayan insanların özendiği yaşam standartlarına  ulaştığında önemli ülke olmaktan değerli ülke olmaya doğru ilerleyecek ve ürün ve hizmetlerine olan ilginin eşanlı arttığını, daha yüksek fiyatlandığını ve markalarının giderek globalleştiğini görecektir. Türkiye’nin yapması gereken sahip olmadıklarını yansıtacak yapay davranışlardan, özendiklerini taklit etmekten kaçınmak, özgün kalmak, evin içini düzenlemek ve giderek her alanda kendi vatandaşlarının yaşam standartlarını yükseltmektir. Türk tüketicilerinin zihinlerinde üstün bir yer elde etmeden değer üretmesi ve markalarıyla sahip olduğu değerleri dünya pazarlarında temsil etmesi ve iltifat görmesi olanaksızdır.

Yukarıdaki gerçeklerin doğru tespit ve doğru analiz edilmemesi halinde 3., 4., 5.Sanayi Devrimlerinin ya da ismi ne olursa olsun sanayileşme sürecinde yaşanılan ve yaşanacak iyileştirmelerin Türkiye’nin konumuna olumlu bir etkisi olmaz. Tüm yenilikler, diğer Gelişmekte Olan Ülkelerle birlikte Türkiye’de de hayata geçtiğiyle kalır. Türkiye için değişen sadece dün ürettiği otomobili bu gün elektrikli üretmek olur. Dünyada elektrikli otomobil tüketimine geçiş zamanına, fiyatlarına ürünü ve teknolojiyi tasarlayan global marka sahibi Gelişmiş Ülkeler karar verir. Gelişmekte Olan Ülkeler de otomotiv endüstrisinde tutunmak için teknolojiyi ve yatırım araçlarını satın alarak dayatılan fiyatlarla elektrikli otomobili üretir.

Değerli Ülke olmayı başarmadan global marka sahibi olmak ve global marka sahibi olmadan da yenidünya ticaretinde katma değeri yüksek bir rol almak boş hayaldir. Türkiye’nin üretim merkezi olma konumunu güçlendirmeye devam ederken, durumundan şikayet etmek yerine Değerli Ülke olmanın gereklerine sabırla ve sağ duyu ile yatırım yapmaya devam etmesi ve son on yılda Gelişmekte Olan Ülkeler arasında elde ettiği görece ekonomik başarıyı da sürdürmesi gerekir.