21. Yüzyılda İyi Ekonomi Ne Demek?

Kapalı ekonomiden pazar ekonomisine geçen ülkelerde yerleşik doğrular kolay değişmiyor ve pazar ekonomisi kültürüne sahip ekonomistler, iş adamları ve yöneticiler de kolay yetişmiyor. Planlı Ekonomilerde yetişen bürokratların düşünce yapılarının değişmesi de hayli zaman gerektiriyor. Birçok gelişmekte olan ülke gibi Türkiye de seksenli yıllarda astığı pazar ekonomisi tabelasının altını halen dolduramıyor.

Kapalı ekonomiden, pazar ekonomisine geçen ülkeler işler yolunda giderken liberalleşiyor, işler sarpa sardığında ise sosyalistleşiyor. Dünyanın tecrübe ettiği hemen her kriz ortamında aynı filmi seyrettik. Liberal ekonomiye kendi yaralarını sarma fırsatı verilmediğinden yeteneklerinin sınırlarını, tabiri caiz ise nelere kadir olabileceğini de anlayamadık.

21. Yüzyıl Kapitalizmi isimli kitabımızda, 2007 yılında başlayan ve 2008 de yaygınlaşan Global Krizden sonra işlerin iyi gitmeyeceğinin işaretlerinin, krizden sonra makro ekonomide izlenen yolun kendisi olduğunu söylemiştik. Bundan böyle krizin sonuçlarının sadece ekonomik olmayacağını, sosyal dokuların, siyasal yapılanmaların kırılacağını da belirtmiştik. Hepsi oldu ve oluyor.

Belirsizliğin ekonominin ayrılmaz karakteristiği olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Buna karşın yakın gelecekte süregelen sorunları büyütecek bir krizin kaynağının Avrupa, biraz uzak gelecekte ise Çin olacağını tahmin etmek zor değil ve her iki farklı kaynaktan katlanarak gelecek küresel krizlerin ekonomik, sosyal, siyasal ve hatta dünyanın yeniden nasıl paylaşılacağına yönelik olası sonuçlarının ne olacağı üzerinde düşünmekte yarar var. Tabi düşünmek neye yarayacak diye sorarak?

Kitabımızda, 2007 Global Krizi sonrasında, krizin kaynağı olmasına karşın göreceli olarak en hızlı ve güçlü ABD’nin işin içerisinden çıkacağını belirtmiştik. Ve ABD’nin mikro ekonomide (ürün ve hizmet piyasalarında) sahip olduğu gücünün bu sonuca neden olacağına da dikkat çekmeye çalışmıştık. Ne yazık ki, mikro ekonominin, makro ekonomiyi nasıl kuşattığı ve alınan makro karar ve öngörüleri nasıl yok ettiği, ürün ve hizmet piyasalarında rekabetçi üstünlüğün yoksa dünyanın mavi yakalı işçileri olmaktan öteye geçilemeyeceği halen anlaşılamıyor.

Ekonomistlerin çoğunun ne olduğunu dahi bilmediğine giderek inanmaya başladığım mikro ekonominin, ülkelerin güçlü bir ekonomiye sahip olup, olmadığını gösteren referansları bilenler için çok basittir. Ülkemizden bir örnek verelim ve referansımızı Otomotiv sektöründen seçelim: Bugün, 1.4 hacim motorlu taşıtların ÖTV si %40, 1.6 hacim olanların %87 ve 2.0 hacim ve sonrası araçların %120’dir. Liberal ekonomi, sıkça anılan ismi ile pazar ekonomisi ideolojisi gereği sınırlarını serbest ticarete açmış olan Türkiye’de, Türk tüketicileri söz konusu otomobillere, üretildiği ülkelerin vatandaşlarına görece neredeyse iki katına varan bedellerle sahip olabilmektedirler. Örnek tüm diğer sektörlere yaygınlaştırıldığında ve ipotekli emlak kredileri başta zayıf kredi olanakları da göz önüne alındığında, Türk Tüketicilerinin refah düzeylerini yükseltmek için ne düzeyde bedeller ödemek zorunda oldukları açıkça görülmektedir.

Tüm diğer bilim dalları gibi ekonomi de insan odaklı ve insana hizmet için var edilmeye ve geliştirilmeye çalışılan bir bilim dalı değilse nedir? Pazar ekonomisinin ideolojisinde odakta devlet değil birey vardır ve devlet sistemin içerisinde birey odaklı bir araçtır. Bu nedenle, pazar ekonomilerinin olmazsa olmaz üç temel sacayağı vardır: Gümrük Birliği (açık ekonomide fırsat ve fiyat eşitliği); Serbestleştirme ve Özelleştirme (Piyasaların rekabete açılması, girişim özgürlüğünün sağlanması ve Devletin piyasalardan çekilmesi); Rekabet Kurumu ve Regülasyonlar (haksız rekabetin önüne geçilmesi, özel sektör tekellerine meydan verilmemesi ve henüz serbestleşmemiş piyasalarda dünya ile orantısız fiyatların oluşumuna engel olunması). Bu oluşumların tamamı, piyasa demokrasisini oluşturmak ve tüketici egemen piyasalar yaratarak, üretici egemen (oligopol) piyasalara son vermek içindir.

Hükümetlerin ekonomiyi yönetmeleri daha doğrusu yönetebilmeleri gerçekçiliği tartışılan bir konudur ama hazineyi yönettikleri şüphe götürmez. Hükümetler doğal olarak büyük resmi takip ederler ve Bütçe ile Cari Dengeyi sağlamak için çaba gösterirler. Başka bir deyişle, devleti yönetenlerin başlıca makro ekonomik hedefleri, Bütçe ve Cari Açık vermemek ya da açıkları kabul edilebilir ve sürdürülebilir makul seviyelere çekmektir.

Merkez Bankaları, politikalarını genellikle enflasyon hedefi ve fiyat istikrarı sağlamak için geliştirirler. Faizler üzerinde etkili olacak kararlar ile parasal genişleme ya da daralma yaratırlar ve bu sayede makro ekonomiye yön vermeye çalışırlar. Eş zamanlı aldıkları kararlar ile ekonomik büyüme ya da daralmaya neden olacaklarından, cari açığı da dolaylı etkilerler.

Hükümetler ise Merkez Bankasının kararlarına destek verecek siyasi girişimler yanında Bütçe Açığı vermemek için özenle mali disiplini korumaya çalışırlar. Ancak, mali disiplini korumaya çalışırken ne yapıldığı kadar, nasıl yapıldığı da önemlidir. Bütçenin gelir kaleminin vergiler olduğu malumdur. Vergi gelirlerinin doğrudan ve dolaylı ayırımının anlamı birinin kazanç sağlandığında, diğerinin alışveriş süreçlerinde ödeniyor olmasıdır. Başka bir deyişle, doğrudan vergiyi birey ya da kurum para kazandığında öder, dolaylı vergiyi ise birey ya da kurum kazansın ya da kazanmasın öder. Kısacası, doğrudan vergi kazancın, dolaylı vergi ise yaşamın maliyetidir.

Yukarıda otomotiv sektöründen verdiğimiz ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) örneğinde olduğu gibi mali disiplini sağlamak uğruna vergi yükünü bu denli artırırsanız (dolaylı vergilerin, toplam vergi gelirleri içerisinde %35 olarak öngörülen makul seviye sınırı Türkiye’de %68 olarak aşılmıştır) hem vergi adaletini bozar, hem de bireyin refah seviyesini olumsuz etkilersiniz. Eşanlı pazar ekonomisinin sağlayacağını varsaydığınız hedefler ve ilkelerden de uzaklaşır, tabiri caizse halkın sırtından geçinen bir devlet yaratırsınız.

Dolaylı vergi yükü girdi harcamalarını yükselttiği için alım gücü süreçten olumsuz etkilenir ve yatırım iklimi doğal olarak bozulur. Bu durumda, devlete planlı ekonomi artığı teşvik mekanizmalarıyla yatırımcıya kaynak aktarmak kalır. Devlet aygıtını araç olduğu teşvik sürecinden çektiğinizde, teşviklerden yararlanan imtiyazlı bir kesimin halkın sırtından geçineceği gerçeği ortaya çıkar.

Ne yazık ki, Pazar Ekonomisi, mikro ekonomi bilgisine yeterince sahip olmadığınızda hem başarıyla yürütebileceğiniz, hem de yararlı sonuçlarını alabileceğiniz bir tercih değildir. Ve bu bilgisizlik nedeniyle pazar ekonomisi tabelası altında planlı ekonomi davranışlarının sergilenmeye devam ettiğini hepimiz biliriz. Planlı Ekonomi, bulunduğumuz yüzyılın ekonomi anlayışı içerisinde yer almıyor ama örtülü uygulanıyor. Planlı Ekonomi, hemen her ülkede piyasa demokrasisini bozan varlığını sürdürmekte ve melez bir modele hepimiz razı edilmekteyiz. Türkiye'de de ibre her geçen gün giderek planlı ekonomiye ve dolaylı vergi ağırlıklı bir politika tercihine doğru daha fazla kaymaktadır.

Hükümetlerin mali disiplini sağlama önceliği tartışılmaz. Ancak, iyi bir ekonomiye sahip olup olmadığın, bütçe ve cari dengeleri gözeten mali disiplini sağladığında elde ettiğin makro sonuçlarla değil, aynı zamanda insanına hangi refah seviyesini, ne karşılığında sağladığınla ölçülür. Bu nedenle, Türkiye ekonomisi çok açık bir şekilde ve uzun bir süredir iyi değildir ve gelir yaratma marjının daralması (dolaylı vergilerin daha yüksek oranlara çıktığında, toplam vergi gelirini düşüreceği marjinal dönüş noktasına yaklaşması) nedeniyle kırılgandır.

Ne yazık ki, mikro referanslar göz ardı edildiği için mikroda yaratılacak rekabetçi yapı sayesinde sağlanabilecek Türkiye ekonomisinin gelecek vaadi de, mikro alana gerekli yapısal reformlar yapılmadıkça olmayacaktır. Bu nedenle, Türkiye’nin piyasa değeri düşüktür ve ülke puanının yükseltilmemesinin esas nedeni de budur.

Çin ekonomisi, cari fazlası ve dünyanın ikinci büyük ekonomisi olarak anılmasına neden olan ticaret hacmine karşın, insanına sağlayabildiği yaklaşık 1000 ABD doları kişi başı gayri safi milli hasıla nedeniyle iyi bir ekonomiye sahip değildir. Çin örneğini Rusya gibi büyük ekonomileri olan ve mali disiplini koruyabilen ancak, insanına sağladığı refah düzeyi düşük olan ülkelere genişletebiliriz. Büyük ama insanları için verimsiz olarak adlandırabileceğimiz ekonomilere sahip ülkelerin, ürün ve hizmet piyasalarında sağlayamadıkları üstünlüklerini, ekonomik, sosyal ve siyasal arenada tehdit üzerine inşa etmek zorunda kaldıkları da üzerinde düşünülmesi gereken diğer bir realitedir.

Türkiye’nin kalıcı ve sürdürülebilir ekonomik gücünü mikro ekonomiden alabilmesi için makro ekonomistlerin körlüğünden arınmış, pazar ekonomisi kültürüne sahip mikro ekonomi uzmanlarıyla çalışması ve doğru adımlar atarak, gecikmiş yapısal reformları hayata geçirmesi şarttır.