1999’a Girerken Türkiye Ekonomisinin Özgürlük Karnesi

Kanada’daki Fraser Enstitüsü ile ABD’deki Cato Enstitüsü’nün önderlik ettiği, 80 ülkedeki  Liberal Enstitülerin işbirliği ile 25 değişken kullanılarak hazırlanan Dünya Ekonomik Özgürlük Endeksinin açıklanan 1997 sonuçlarına (*) göre Türkiye, 120 ülke arasında, ekonomik özgürlükte 60. Sırada yer aldı. 

Endekste, Hong Kong ekonomik olarak en özgür yer oldu. Hong Kong’u Singapur, Yeni Zelanda, ABD ve İngiltere takip etti. Ekonomik özgürlük açısından çarpıcı düşüşler Endonezya, Malezya ve Venezuela’da gözlendi. 1990 yılı sonuçlarına göre ortalama 10 üzerinden 5.1 puan ile 55.’inci olan Türkiye, 1997’de 6.3 puan almasına karşın 60.’ıncı sıraya geriledi. Türkiye, endeksdeki en iyi sıralamayı 34.’üncülükle alternatif para birikimlerini kullanma özgürlüğü alanında elde etti. Para politikası ve fiyat istikrarı sahasında 115.’incilikle Türkiye çok kötü bir performans sergilerken, ekonominin yapısı ve piyasaların kullanımı sahasında 50.’inci, sermaye ve mali piyasalarda mübadele serbestliği alanında da 60.’ıncı sırada yer aldı. İsviçre, ekonomik özgürlükler sıralamasında ilk beşteki yerini kaybederken, genelde Latin Amerika ülkeleri 1997’de 1990 yılına göre gelişme kaydettiler. En büyük artışlar ise Dominik Cumhuriyeti, Macaristan, İrlanda, Panama, Filipinler, Polonya, Portekiz, Çek ve Slovak Cumhuriyetleri’nde gözlendi.

Çalışmanın en çarpıcı sonuçlarından biri de, ekonomik özgürlük ve refah arasındaki doğru orantılı ilişki oldu. Ekonomik özgürlük sıralamasında ilk yüzde 20’lik dilimde yer alan ülkelerin kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYİH) ortalaması 18.142 USD iken, son yüzde 20’lik dilimdeki ülkelerin kişi başına ortalama GSYİH 1.538 USD’ de kaldığı gözlendi. Bu sonuçlar bilineni tekrarladı ve ekonomik olarak daha özgür olan ülkelerin, düşük seviyede ekonomik özgürlüğe sahip ülkeler görece daha iyi bir ekonomik performans ortaya koyduğunu gösterdi.

20 kasım 1998’de Dünya Globus Basınevi’nde, Dünya Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Osman S. Arolat’ın yönetiminde “Global Kriz Türkiye’yi Ne Ölçüde Etkileyecek ve 1999 Türkiye İçin Nasıl Olacak?” konulu bir panel düzenlendi. Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Şükrü Binay, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ümit Erol ve ben konuşmacı olarak davet edildik. Panelin soru-cevap bölümünde her üçümüze de cevaplandırmamız istenen ortak bir soru yöneltildi: “Rasyonel ekonomik koşullar nedir?, Dünyada uygulaması var mıdır?, Türkiye ekonomisi rasyonel koşulları içeren bir tanıma göre nerededir?”. Ayrı bir konferans konusu olabilecek sorunun cevabı, zaman kısıtı nedeniyle yeterince verilemedi. Yukarıda açıklanan çalışmanın sonuçları, Türkiye’nin yerini somut verilere dayanarak göstermektedir. 120 ülke arasında 60.’ıncı sırada yer alan Türkiye’nin aldığı ya da alamadığı mesafenin takdiri sizlere aittir.

Rasyonel ekonomik koşulları içeren piyasaların terminolojideki ismi “Tam Rekabet Piyasası”dır. Dünya üzerinde tüm prensipleri ile uygulandığını söyleyebileceğimiz bir örneği yoktur. Uygulamada amaç, söz konusu rehber (teorik) tanıma olabildiğince yaklaşmaktır. Bu açıdan, bire-bir uygulama örneğinden söz edilemezken, rekabet düzeyi teorik yapısına çeşitli mesafelerde bulunan ve giderek daha fazla yaklaşmaya çalışan çok sayıda görece örnekten (yukarıda sözünü ettiğim araştırmaya esas alınan 120 ülke ekonomisinden) söz edebiliriz. Bu ülkelerin her biri kendi ekonomilerini, pazar ekonomisi olarak tanımlamaktadırlar. İlk bakışta, farklı koşullardaki ekonomilerin kendilerini aynı isimle tanımlamaları çelişki yaratmakla birlikte, uygulamadaki serbestlik farkları, söz konusu ekonomileri birbirlerinden ayırmaktadır.

Tam rekabet piyasasında alışverişler, herhangi bir dış müdahale olmaksızın, doğal takas yapısının (bir ürün ya da hizmete duyulan talebin şiddetine bağlı olarak) oluşturacağı bir fiyatta dengesini bulur ve arz/talep tüketicilerin özgür tercihleri yönünde senkronize olur. Temel kriter, tüketicinin sınırsız egemenliğidir. Yukarıda açıkladığım araştırmadan da anlaşılacağı gibi pazar ekonomisi uyguluyorum diyen ülkeleri birbirinden ayıran, tüketicilerine tanınan egemenliğin sınırlarıdır. Başka bir deyişle, tam rekabet piyasasının temel prensibi olan sınırsız tüketici egemenliğine ne kadar yaklaşabildikleridir.

Pazarda tüketici egemenliği ile üretici egemenliği ters orantılıdır ve birinin egemenliğinin artması diğerinin egemenliğinin azalması anlamına gelir. Tüketici egemen pazarlarda diğerine oranla rekabet düzeyi ve buna bağlı olarak yaşam standartları daha yüksektir; çağdaş ve evrensel normlar toplum yaşamına daha fazla hakimdir. Dolayısıyla, tüketici ya da üretici egemenliğinin ölçüsü, devletin konuya ve sokaktaki insana olan bakış açısını da yansıtır. Birinde, devlet tüketicinin dünyada var olan ürün ve hizmetlerden haberdar olmasını ve elde etmesini herhangi bir kısıt altına almaz (seyahat özgürlüğü, haber özgürlüğü, gümrük, ithal yasağı vb.) ve üreticisini dünya ölçeğinde bir rekabete zorlar. Bu örnek pazarda tüketici egemendir.

Diğerinde, devlet tüketicinin ülke dışında üretilen ürün ve hizmetlerden haberdar olmasını ve/veya elde etmesini kısıtlar ve üreticisini dünya ölçeğinde bir rekabete zorlamaz. Bu örnek pazarda üretici egemendir. Her iki odağa sağlanan göreceli üstünlükler, pazarlar arasındaki açıklık, kapalılık farklarını, başka bir deyişle ekonomik özgürlük derecelerini belirler.

Ekonomik anlayışlar işletmelere nasıl yansır?

Üretici egemen pazarlardaki diğer çarpıcı özellik, devletin makro ekonomik politikalarla, işletme yöneticilerinin kararlarını etkileyerek piyasaları yönlendirmeye çalışmasıdır. Tüketici egemen pazarlarda ise, işletme yöneticilerinin salt rekabete yönelik aldığı kararlar piyasaları yönlendirir; devletin makro ekonomik politikalarla piyasaları baskı altına alma hevesi yoktur. Bu ayırım her iki pazarda yer alan işletmelerin yönetim anlayışları ve yönetici profilleri arasında da fark yaratır.

Birincisinde, devletle olan ilişkilerde deneyimli hatta kamu sektöründe önemli görevlerde bulunmuş yöneticilerin, diğerinde ise aksine uluslararası ilişkilerde ve pazarlarda deneyimli yöneticilerin tercih edildiği gözlenir.

Üretici egemen pazarlarda yer alan işletmelerde, organizasyonel başarılar insanların olası katkılarını yaratmak yerine kısıtlamakda aranmıştır. Sistem kuruyoruz adı altında oluşturulan modeller insan davranışlarını kalıplamayı önermiş ve sistem içerisinde kalmaya özen gösteren, liyakat, sadakat kurallarıyla değerlendirilen yöneticiler yaratılmıştır. Düşük rekabet düzeyinin de yardımıyla ürettiğini satan, beden gücü ağırlıklı bir üretim anlayışı yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar işletmelere hakim olmuş ve her ülkede de aynı anda ve oranda değişime uğramamıştır.

Yine, üretici egemen pazarlarda, ihtiyaçlarının devlet tarafından planlanmasına alışan insanlar, çalışma ortamlarında da davranışlarının kontrol edilme isteğini yadırgamamışlardır. Denetlenme ve hiyerarşi başarının temel gerekleri olarak benimsenmiş ve yöneten, yönetilenler ayırımı işletme kültürünün parçası olmuştur. Bu anlayış kendisine gösterilenin dışında başka bir iş yapamayan, kabiliyetleri sınırlı, özgüvenini yitirmiş ve dışa açılmaya, başka bir deyişle rekabet düzeyinin yükselmesine patronlarından daha çok direnen bir işçi kesimi yaratmıştır. Beden işçisi olarak adlandırılan bu kesim, 21. yüzyıla girerken halen aş ve iş pazarlığı ile masaya oturan politikacı, işveren, sendikacı yapısının da varlığını korumasına neden olmuştur.

Ülkelerin beden ile bilgi işçisi oranları, rekabet düzeylerini yükseltebilmeleri ve kriz esnasında verimsiz sahalardan uzaklaşabilmeleri konusundaki esnekliklerini belirler. Bugün, ABD’nin Japon ve Alman ekonomisi karşısında geleceğe yönelik en önemli avantajı, diğerlerinin %30’lara varan beden işçisi oranına karşılık %3 gibi bir oranla esnek bir bilgi toplumu olmasıdır.

Bilgi toplumlarında aş ve iş önererek, politikacılar oy, işverenler teşvik, sendikalar da prim alamazlar. Dolayısıyla, anlaşmazlık dönemlerinde de aş ve işi tehdit olarak kullanamazlar. Her üç kesimin davranışlarına ülkemizden örnekler vermek gerekirse, “taban fiyatları ile üreticileri yanına almaya çalışan bir politikacı, binlerce işçi çalıştıracağım diyerek bedava arsa isteyen bir işveren, binlerce işçiyi sokağa dökerim diyerek işvereni tehdit eden bir sendikacı” bilgi toplumlarında olmaz. Rekabet nedeniyle toplam kalite yönetimi uygulayan bir işletme, yatırım yaptığı işçisini kaybetmeyi istemez. Kısa sürede iş bulacağını bilen kalifiye işçinin korunmaya ihtiyacı azalır. Aynı şekilde, pazarla ilişki kurarak satabileceği ürünü üreten  tarım kesiminin de devlet alımlarına ihtiyacı yoktur. Bu gelişmeler politikacı, işveren ve sendikacı niteliklerinin de değişmesine neden olur.

Bilgi toplumunun işletmelerinde yöneten ve yönetilen ayırımı yoktur. Hiyerarşik bir modelle arasındaki en önemli fark, insana dolayısıyla çalışana olan bakış açısıdır. Hiyerarşik bir modelde insan yönetilir, diğerinde ise yönetilmez. İşletmeler “tüm çalışanların kendi rollerini diğerleriyle birlikte öğrendiği ve geliştirdiği, yine çalışanların bilgi seviyeleri ve kabiliyetleriyle, kurumun rekabet üstünlüğü arasındaki ilişkinin doğrusal olduğu” bir orkestra anlayışıyla organize edilir. Sistem kendini denetler, hiyerarşi minimize edilmesi gereken bir olgudur. Organizasyon bir yönetim aracı olmaktan çok, çalışanları ortak bir hedef ya da çıkara bir sistem içerisinde yönelten işbirliği aracıdır. Kısacası, bilgi toplumlarında sokaktaki insan yönetilmeye değil, mutlu edilmeye çalışılan müşteri, çalışanlar da kurumun yaratıcı ortaklarıdır.

 

(*) A.A., aktaran; Dünya Gazetesi, Dış Haberler sayfası, 07 Kasım 1998